antikkentler

Bugün : 25 Kasim 2017 Cumartesi



    Anadolu Uygarlıkları
    BATI  ANADOLU
    AKDENİZ  BÖLGESİ
    ORTA  ANADOLU
   DOĞU ANADOLU

 




 

        Truva _Troya            

              Troya (Truva, Latince: Troia veya Ilium) Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada'da bahsi geçen Troya savaşının geçtiği antik kent. Antik İda Dağı'nın (Kaz Dağı) eteklerinde, Çanakkale il sınırları içinde yer alır.Günümüzde Türkiye sınırları içinde yer alan Troya kentinin adı Fransızcanın etkisiyle bu dildeki Troie kelimesinin okunuşundan
Türkçeye Truva olarak da geçti ve yaygınlaştı.Troia iki kıta arasında yer almaktadır. Bu nedenle bir ticaret ,zenginlik ve savaş kentidir. Yine bu nedenle buraya dokuz tane Troia kenti kurulmuştur. Homeros’un İlyada’sında söz edilen Troia ise bu kentlerin altıncısıdır. Homeros’un şiirsel bir dille anlattığı İliada, araştırmacıların dikkatini Troia üzerine çekmiştir.
 

Truva gezisi_video

              XVIII.yüzyılda Fransız gezgini Le Chevallier Troia’yı tanımlamış, ardından ilk araştırmayı XIX.yüzyılın ikinci yarısında Amerikan ve İngiliz konsolosu Frank Calvert yapmıştır. İlion’da bir höyükte yapmış olduğu sondajlarda Bronz Çağı kalıntıları ile karşılaşınca Homeros’un Troia’sını bulduğunu sanmıştır.          

              Zengin bir tüccar olan Henrich Schliemann (1822-1890) arkeolog olmamasına karşılık Frank Calvert’e inanmış, Homeros’un İliada’sında gerçek payı olduğunu düşünmüştür.Schliemann'ın 1871'de başlayan kazılarından beri, bazen aralıklarla da olsa devam eden bu kazı, dünyadaki en uzun süreli arkeoloji çalışmalarındandır.H.Schliemann, bakır leğenler, tencereler, altın, gümüş, elektron ve tunç kupalar, bakır mızrak uçları, çeşitli takılar bulmuştur. Özellikle bu takılar arasında altın yüzükler, bilezikler, küpeler ve baş süsleri vardı.H.Schliemann bulduklarının Kral Priamos’un hazinesi olduğuna inanmıştı.Schliemann Troya'da bulduğu hazineyi önce Yunanistan'a kaçırmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan önce Almanya'da olduğu bilinmekte olan hazine daha sonra kayıplara karışmış ve yakın zamana dek hazine hakkında bilgi alınamamıştır. Fakat kısa zaman önce Ruslar bu hazinenin kendilerinde olduğunu açıklamışlardır. Bu arada W.Dörpfeld Troia’da dokuz yapı katı bulunduğunu ortaya koymuştur. Onun ortaya koyduğu dokuz yapı katını daha sonra 1932-1938 yıllarında Troia’yı kazan Carl W.Blegen de doğrulamıştır. Amerikan kazı grubunun başında bulunan C.W.Blegen bu yapı katlarının yanı sıra ayrıca otuza yakın yerleşmeyi de tespit etmiştir. Böylece H.Schliemann’ın bulduğu Troia,J.G.von Hahn.C.W.Blegen ve özellikle W.Dörpfeld’in çalışmalarıyla bilimselleşmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında kazıyı yine Almanlar yürüttü.1988’den bu yana Tübingen Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr.Manfred Korfman Troia’da çalışmalarını sürdürmektedir. 2004 yılındaki Kazı Sonuçları Toplantısı'nda, Troia çalışmalarının çağdaş bir hale gelmesinde büyük bir emeği olan Manfred Korfmann, yaklaşık 130 yıldır Troia'nın yalnızca yüzde beşinin kazıldığını söylediğinde, gerçekten şaşırmıştım.Bu görkemli arkeolojik şehirde kazılan halen Tübingen Üniversitesi’nden Prof. Dr. Manfred Korfmann tarafından sürdürülmektedir.

            Homeros'un yazdığı ve Avrupa uygarlığının kendi geçmişi olarak hissettiği destanlar, Troia'yı bin yıllardır sürecek büyük bir üne kavuşturmuştu. Bu ün, bugün bile öylesine etkilidir ki, Troia'yı, Troia Savaşı'nı bilmeyen çok az insan vardır dünyada. Troia efsanelerinden en çok etkilenmiş insanların başında gelen Heinrich Schliemann, 1868 yılında elinde Homeros'un İlyada'sıyla
Çanakkale Boğazı yakınlarındaki Hisarlık tepesini ziyaret ettiğinde, daha sonradan yazdığı gibi, "hiç kazı yapmadan bile, burada eski Troia'nın olduğundan son derece emindim" diye düşünecekti. Arkeolojinin belki de en çok tartışılan isimlerinden bir tanesi olan Heinrich Schliemann'ın, sadece bu muhteşem buluntu yerinde ilk araştırmaları gerçekleştirmesi ve bunların
sonuçlarını, kendi döneminin çok ilerisinde bir davranış göstererek düzenli olarak yayınlaması, bence onu arkeoloji açısından "iyi" olarak kabul etmeye yeter. İlk kez MÖ 3 binlerde yerleşilen Troia, MS 14. yüzyıla kadar bazen aralıklarla yerleşilse de, bazen görkemli, bazen zayıf ama her zaman önemli bir yerleşimdir. Arkeologlar için, yakın zamana kadar batı Anadolu tarihöncesi kronolojisi için tek sağlam kazık olan Troia, sadece kazı tarihçesiyle bile çok büyük bir öneme sahiptir.

           Troia, böylesine araştırılmasına karşın, bir turist olarak burayı ziyaret ettiğinizde, Troia size pek fazla şey söylemez. Bütün zamanlar birbirine karışmıştır; bir yanda Tunç Çağı'na ait bir duvar dururken, tam karşısında bir Roma kalıntısı bulunur. Bu haliyle, Troia arkeologlar için bile anlaşılması en zor yerlerden bir tanesidir. Ancak bu yine de onun en heyecen verici yerlerden
olmasını engellemez.

           TROİA I (M.Ö.3000-2500)
           Troia üst üste farklı kültür tabakalarından oluşmuş,arkeolojik yönden zengin bir höyük olmasına karşılık coğrafi yönden de önemli bir konuma sahipti. Burası 3 000 yıl boyunca peş peşe yerleşimlere sahne olmuştur. Böylece toprak ve taşın oluşturduğu 20 m.yi aşan bir tepe ortaya çıkmıştır. Gerçekte Troia iki kıtayı birbirinden ayıran denize egemen bir noktada idi.
Troia kazıları Hisarlık höyüğündeki en eski yerleşmenin,deniz seviyesinden 26 m.yükseklikte bir tepe üzerinde kurulduğunu göstermiştir.Bu dönemde Troia küçük bir kale görünümünde idi. Ancak bu dönemdeki surlar çağdaşlarına göre çok dayanıklıydı. Bunlardan D Burcu olarak isimlendirilen burcun kalıntıları günümüze ulaşabilmiştir.
I.Troia, Erken, Orta ve Geç olmak üzere üç ana grupta incelenmektedir. Günümüze çok iyi korunmuş olarak gelen sur duvarları,iki kule ile desteklenmiştir. Bunlardan (3.50 m.yüksekliğinde) doğu kulesi temizlendiği zaman tabanının oldukça iri taşlardan yapıldığı görülmüştür. Amerikalı Arkeolog grubu kazılarında sur duvarlarının 115 m. uzunluğu olduğuna işaret etmiştir. I.Troia’nın çapı 90 m. olup (ana toprak üzerinde) höyüğün yüksekliği de 4 m. yi bulmaktadır.
Batı Anadolu’da aynı dönem yerleşimlerde olduğu gibi burası da Erken Tunç Çağı özelliklerini taşımaktadır. Avcılık, hayvancılık ön plânda tutulmuş, savunma için kent stratejik bir noktada kurulmuştur. Yapı katlarının ortasına, oldukça büyük olduğu anlaşılan yöneticinin evi veya sarayı kondurulmuştur. Troia’lıların evleri de onun çevresine sıralanmıştır. Temelleri taştan, üst kısımları kerpiçten olan bu evler ince uzun plânlı olup önlerine de birer portik yerleştirilmiştir. Megaron olarak isimlendirilen evlerde 2.00 x 0.30 x 0.90 veya 1.70 x 2.35 x 0.50 ölçülerinde yatılacak sedirler bulunmaktadır. Bothers denilen yiyeceklerin saklandıkları çukurlar ile masaya benzer yükseklikler de onları tamamlamıştır. Evlerin içerisine ışık ve hava girmesini sağlamak amacıyla duvarların üst kısımlarına,çatıya yakın yerlere ince uzun delikler açılmıştır. Üst örtülerin ağaç veya kerpiçten oldukları sanılmaktadır.
Troia I tabakasında çömlekçi çarkı henüz bulunmadığından,pişmiş topraktan kaba görünümlü kap kacak kullanılmıştır. Genelde tek renkli (monokron) siyah,gri ve kahverengi olan bu kapların bazıları insan yüzüne benzetilmiştir. Bu kültür Lesbos (Midilli), Thermi ve Lembos (Limni) adaları ile benzerlik göstermekte,aynı zamanda burada ele geçen ithal parçalardan da kylat ve Yunanistan ile ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır.
Troıa I. Kültürü’nün,muhtemelen büyük bir deprem neticesinde oluşan önemli bir tahrip ile sona erdiği sanılmaktadır.

           TROİA II (M.Ö.2500- 2300)
           Troia I . kalıntıları üzerine kurulmuş olan ,Troia II, Erken Tunç Çağı yerleşmesi olup ,yedi ayrı yapı katından meydana gelmiştir. Troia I’in deprem olduğu sanılan büyük bir felaketle sona erişinden sonra, bu ikinci yerleşimde de bir önceki dönemin insanlarının yaşam ve kültürleri sürdürülmüş ve aralarında bir zaman boşluğu olmamıştır. Uygarlık düzeyi Troia II de aynen devam etmiştir. Troia I.in yıkıntıları üzerine kurulan bu tabaka H.Schliemann ve W.Dörpfeld’in kazılarına göre üç yapı katına ayrılmıştır. Oysa C.W.Blegen yedi ayrı katın olduğunu ileri sürmektedir. H.Schliemann’ın definesi ise bu tabakada bulunmuştur.
           Troia’da yaşayan insanlar yıkıntıları temizleyip düzgün bir alan elde ettikten sonra yeni baştan bir kent kurmuşlardır. Bu dönemde yapılaşma farklı bir gelişim göstermiş,kent plâncılığında ilk örneği ile burada karşılaşılmış,yerleşim alanının sınırları daha da genişlemiş ve birbiri üzerine yedi ayrı bölüm doğal olarak oluşmuştur. Anıtsal görünümlü megaron tipi bu evler yanyanadır. Bunların dış görünümleri ile bir cephe oluşturulmuştur. Birer propylon ile girişin sağlandığı ve yüzlerinin de hep aynı yöne baktığı görülür. Bu şehircilik anlayışı ile ev düzenlemesi 700-800 yıl sonra Hellas’ta Tiryns akropolündeki yerleşimde aynen uygulanmıştır.
Troia II, içeriye doğru eğimli,taş temeller üzerine kerpiç duvarlı kalın dayanaklı surlarla çevrelenmiştir. 7,5 m. genişliğinde,taş döşeli rampalı bir yoldan anıtsal bir kapı ile güney surlarından içeriye girilmiştir. Ayrıca bu dönemin sonlarına doğru surlarda ikinci bir kapı daha açılmıştır. Burada W.Dörpfeld’in “Büyük Megaron” diye isimlendirdiği saray kentin en önemli yapısıdır. H.Schliemann hazineleri burada bulmuştur.
           Troia II, yaşantısının en büyük özelliği çömlekçi çarkının keşfedilmiş oluşudur. Siyah,gri,kırmızı,kahverengi renklerde perdahlanmış keramikler arasında dikey kulplu dik boyunlulara ve insan yüzü görünümünde kap kacağa çok sayıda rastlanmıştır. Ayrıca burada bulunan ,H.Schliemann’ın Priamos’un hazinesi olarak yanılgıya düştüğü objeler yine bu katta bulunmuştur. Özellikle altından yapılmış eserlerin çokluğu,kaya kristallerinden yapılan ok uçları,aslan başlı savaş baltaları ve takılar burada bulunmuştur. Bulunan çanak-çömlekler de çömlekçi çarkında yapılmıştır.
            Troia II, Troia I’e göre Ege denizi çevresi başta olmak üzere ,İç Anadolu,Klikya ve Suriye ile ticari ilişkilerini daha da çoğaltmıştır.
Troia II yabancı bir kavmin saldırısına uğrayarak son bulmuştur. Yerleşim alanı üzerindeki 1 m. kalınlığındaki yangın tabakası ise bu saldırının korkunçluğunu ortaya koymaktadır. Bu saldırının M.Ö. 2000 yıllarının hemen başlarında Orta Avrupa’dan gelen Hint-Avrupa kökenli göçmenler tarafından yapıldığı iddia edilmişse de bunu kesinleştirecek bulgulara yeterince rastlanmamıştır

          TROİA III (M.Ö. 2250-2200)
          Erken Tunç çağının sonlarını oluşturan bu dönem bir bakıma Troia II-III’ün devamıdır. Dar sokaklı, küçük, megaron tipi evlerin duvarlarının alt kısımları taştan, üst kısımları da kerpiçten yapılmıştır. Kentin ortasında kral sarayı olup olmadığını belirtecek izlere rastlanmamıştır. Ayrıca surların olup olmadığı da kesinlik kazanamamıştır. Ancak Troia II’ye göre bir düşüş görülür.
Bu dönemde yaşam şekillerinde belirgin bir değişiklik olmamış, dış ilişkilerde önceki dönemin tekrarından farklı olmamıştır.

          TROİA IV (M.Ö. 2200-1700)
          Erken Tunç Çağının yaklaşık 100 yıl sürdüğü ve Troia IV katı ile son bulduğu verilerden anlaşılmıştır. Bu dönemde yerleşim öncekilerden biraz daha genişlemiştir. Bu tabakada ele geçen kalıntılardan Yunanistan, Eğe Adaları, İç ve Güney Anadolu ile ilişkilerinin sıklaştığı dikkati çekmektedir.
Troia tabakaları arasında surları en görkemli ve güçlü olan tabakadır. Bu surlar M.Ö. 1425-1300 arasında yenilenmiştir. Yükseklikleri 4 m.ye ulaşır, dış yüzleri dibe doğru genişler ve her 10 m.de bir burçla güçlendirilmiştir.
         Genel yapı anlayışı Troia III’den farklı değildir. Binalar, eski kalıntıların temelleri üzerine yapılmıştır. Yapı tekniği Troia II’ye benzer. 50-70 cm. kalınlığında moloz taş temellerin üzerindeki kerpiç duvarlar kerpiç sıva ile sıvanarak yapılmışlardır. Dört ayrı bölümlü, önlerinde ön mekanı olan yapılar inşa edilmişlerdir. Bitişik evlerin ortak duvarlarının üstü iki terastan meydana gelen kerpiç bir çatı ile örtülmüştür. Bu dönemin en önemli belirtisi kubbeli fırının kullanılmasıdır. Bu fırınlar yapıların içerisinde veya dışındadır.Çoğu zaman girişin sağında ve solunda bulunurlardı. Ayrıca ayaklı pişirme kaplarının yerini düz dişli kaplar almıştır. Bu dönemde çok sayıda av hayvanı kemiği ortaya çıkar. Domuz, keçi ve sığırın yanı sıra balık, deniz kaplumbağası, ıstakoz kalıntıları da vardır. Bu dönemde denizle ilişkinin arttığı su ürünleri izlerinin çokluğundan anlaşılmaktadır.
Bu dönem de çok şiddetli bir depremle yıkılmıştır.

        TROİA V ( M.Ö. 2200- 1700)
         Erken Tunç Çağından, Orta Tunç Çağına geçiş döneminde altı yapı devresinin izleri bulunmaktadır. Bu dönem,kendisinden öncekilerden kültür yönünden fazla bir ayrıcalık göstermemesine karşılık, ticari yöndeki ilişkilerine bu kez Kıbrıs’ı da eklemiştir. Evler Troias IV’ün devamıdır. Moloz taştan, nispeten ince duvarları olan 7-10 m. uzunluğunda,yamuk plânlıdırlar. Ancak refah düzeyinin yükseldiği görülür. İçeride yayvan sekiler ve kubbeli fırınlar her evde görülür. Troia V’de kent yerleşimi biraz daha genişlemiş, surların alt kısımları kaba taşlardan,üst kısımları da yine kerpiçten yapılmıştır. Eski evlerin yanlarına yenileri eklenirken,planların daha kompleks olduğu da gözlenmiştir. Bu devirde dokumacılığın geliştiği, avcılığın azaldığı, sığır ve domuzun yaygın biçimde yetiştirildiği, çömlekçi çarkının da çok kullanıldığı bulgulardan anlaşılmıştır. Keramik ustaları yerel killer kullanmışlardır. Farklı boyutlardaki kum ve taşlar çeşitli miktarda kilin içerisine katılmıştır. Orta Tunç Çağının tipik örnekleri olan kırmızı sırlı keramikler iyice yıkanmış,demir oranı yüksek bir sırla kaplıdırlar. Pişirildikten sonra okside olarak kırmızı bir renk almışlardır. Büyük boydaki kaplar ve pithoslar ise çömlekçi çarkı ile üretilmişlerdir. Troia IV ve V de mezar kalıntıları azdır. Son dönem kazılarında V.inci döneme ait iki mezar bulunmuştur. Bunlardan biri çocuk diğeri ise içerisinde mezar hediyeleri olan kadın mezarıdır. Yaklaşık bir yüzyıl süren bu dönemin nasıl sona erdiği henüz öğrenilememiştir.

           TROİA VI (M.Ö.1700-1200)
          Yüksek Troia kültürü Orta Tunç Çağında M.Ö. 1700 ‘lerde başlar, M.Ö.1200’ lerde biter.
Troia VI. yapı katı kendisinden önceki devirlere göre daha farklı bir dönem oluşturmuştur. Anadolu’da yapılan kazılar bu dönemde Hititlerin Anadolu’ya girdiklerini göstermektedir. Bu dönemde Troia’ya farklı kültürlerin insanlarının yerleştikleri de anlaşılmaktadır. Yeni gelen insanlar kendilerinden önce yaşayanların yerlerinde daha güçlü bir savunma sistemi kurmuşlardır. Bu surların yüksekliği 9 m.ye ulaştığı gibi testere dişli şekillerde birbirlerine duvarlar bağlanmış,kulelerle desteklenmiştir. Burada, 18 x 8 m. ölçüsünde ovaya hakim bir kulenin içerisinde,kayaya oyulmuş, 8 m. derinliğindeki bir sarnıçtan uzun süreli kuşatmalardan yararlanıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde savunma duvarları 550 m.yi bulur ve 2 hektarlık bir alanı kapsar.
Burada kazı yapan W.Dörpfeld surların M.Ö.1425-1300 yıllarında yapılmış olabileceğini,kendisinden önceki başka bir kentin duvarları üzerine ayrı bölümler halinde yapıldıktan sonra birleştirildiğini ileri sürmüştür. Bu surların kendilerinden öncekilere oranla daha küçük olmalarına karşılık,onlardan farklı plânları,eğimleri ve her 10 m.de bir yenilenen dikey çıkıntıları ile ilginç bir görünüm sağlamıştır. Ancak kendilerinden sonra özellikle Hellenistik ve Roma dönemlerinde yapı malzemelerinin çoğu,yerlerinden sökülerek başka yapılarda kullanılmışlardır. Özellikle M.Ö.3.üncü yüzyılda yapılan Athena mabedinin inşasında kullanılmıştır.
          Troia VI. Katında saray ve kentin önemli yapıları tepenin üzerinde yapılmıştır. Megaron tipi evlerin surlara paralel olarak yerleştirilmiş oluşları,onların da kentin korunmasında büyük payları olduğunu göstermektedir. Güney Akropol kapısından ,hafif bir yokuşla çıkılan direkli bir ev kentin diğer evlerine göre daha ayrıcalıklıdır. Bu ev 26 x 12 m. ölçüsünde,dikdörtgen planlı olup,doğudaki girişten sonra ortadaki salonun arkasına üç küçük oda sıralanmıştır. Evin duvarları ,çatıyı veya ikinci katı destekleyen ahşap direklerden bir tanesi çok iyi korunmuştur. Özellikle girişin diğerleri gibi kısa kenar yerine uzun kenarda oluşu megaron tipinden uzaklaşıldığının ilk örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu örnek dışında, dikkati çeken başka ev örnekleriyle de karşılaşılmıştır,evlerin büyük çoğunluğu kuzeyden güneye doğru genişleyen akropole uyum sağlamaktadır.
Troia VI. katında ilginç bir yerleşim düzeni ile karşılaşılmaktadır. Yerleşim alanının oluşturan tepe en küçük ayrıntısına kadar planlandıktan sonra yapılan teraslara birbiri üzerine gelecek biçimde,iç içe daireler oluşturularak yerleştirilmiştir.
          Hellenistik dönemde tepenin üzerinde Athena mabedinin yapılması,Roma çağında yeni yapıların eklenmesi,H.Schliemann’ın bilinçsizce yaptığı açmalar bu kata ait kalıntıların yok oluşunda büyük etken olmuştur. Bununla beraber W.Dörfeld ile W.Blegen’in ortaya çıkardığı yapılar Troia’nın bu döneminin karanlık noktalarını aydınlatmıştır.
Troia VI. döneminde Yunan yarımadasındaki krallıklarla,Ege adalarında yaşayanlarla ve özellikle Kıbrıs,Girit adalarında öncekilerden daha çok ticari ilişkileri olduğu bilinmektedir. Yine bu dönemde altın,gümüş,elektron ve bronzun süs eşyalarında kullanıldıkları,kap kacakların daha ileri bir seviyeye ulaştıkları görülmüştür. Ayrıca bu tip keramiklerin Alacahöyük’de karşımıza çıkışı da Troia keramiğinin Orta Anadolu ile olan bağlantısını ortaya koymuştur.
         W.Blegen’e göre Troia VI. bir deprem ile sona ermiştir. Nitekim sur duvarlarındaki çatlaklarla bunu kanıtlamaya çalışmıştır
Troia’da 1988 den beri yapılan kazılar bazı bilgileri değiştirmiştir. En önemlisi Troia VI-VII’nin sınırları tespit edilmiştir. VI. orta döneminde aşağı şehir kaya içerisine kazılmış bir hendek ile çevrilmiştir,yerleşme alanı eskisinin on katı büyüktür. Hendeğin bazı yerlerinde 10 m.lik aralıklar bulunur. Bunlar araba yolları içindir.

          TROİA VII (M.Ö.1200- 1000) (Erken Demir Çağı)
          Troia VII.katını W.Dörpfeld VII-1 ve VII-2; Amerikalı arkeoloji ekibi de daha sonraki yıllarda VII-a ve VII-b olarak iki ayrı yapı katı olarak incelemişlerdir.
Bu dönemin başlangıcında,daha önceki dönemde depremden zarar gören yapılar onarılarak kullanılmıştır. Bunlara yenileri eklenirken,bir bakıma Troia VI’nın devamı olduklarını savunanlar da olmuştur. Bununla beraber Troia VI.yapı katını kendisinden öncekilerden ayıracak belirgin özellikler de dikkati çekmektedir. Birbirlerine bitişik evlerde depo görevini üstlenmiş,içerisinde çok sayıda pithoslar bulunan odalar görülmektedir. Ağızları irri taşlarla kapatılan bu pithoslar toprağa gömülmüşlerdir. Ele geçen keramikler ise büyük fark olmamakla beraber ithal malı Myken ve Kıbrıs kapları da bol miktarda karşımıza çıkmıştır. Ayrıca burada “Buckelkeramik” diye isimlendirilmiş yeni bir tür keramikle karşılaşılmıştır. Belirgin bir değişikliği olmayan keramiklerde VII-a, renkli Minyas keramikleri aynı biçimde VII-b’de devam etmiştir.
          Amerikalı Arkeologlar VII-a yapı katının Homeros’un İliada’da anlattığı Priamos’un kenti olduğunu iddia etmişlerdir. Bununla beraber VII-a katındaki yapılar incelendiğinde kentte yaşayanların yıkılan evlerini onardıkları görülmektedir. Yeniden yapılanlar ise eskiye oranla çok daha düşük düzeyde olmalarının yanı sıra yapıların mimari kalitesi de öncekilere göre çok daha kötü oldukları dikkati çekmektedir. Ayrıca ileri bir düzeye ulaşan megaronların yerini

          TROİA VIII (M.Ö. 900-350)
          İlk kez Amerikan Arkeoloji grubunun bulduğu Hellen izleri M.Ö.VII. yüzyıldan daha erken tarihlere inmemektedir. Bu yıllarda Ege’den başlayan göçler Troia’da da yoğunluk ve canlılık kazanmıştır. Önceki devirlerden kalan kalıntılardan da yararlanılarak küçük bir yerleşmenin yenilendiği gözlemlenmiştir. Özellikle yukarı Temenos’un ortasında bulunan sunak bu dönemde yapılmıştır. Bu arada Amerikalılar yukarı Temenos’un güneyinde,aşağı temenos ismini verdikleri bir başka alanla daha karşılaşmışlardır. Buradaki iki Temenos’un hangi tanrılara ait oldukları bilinmiyorsa da Athena’nın saygı gördüğü de gerçektir. Nitekim Hellenistik dönemde burada yapılan Athena mabedinin daha önceki dönemlere ait olan Kybele ana tanrıça mabedi üzerine yapılmış olduğu da sanılmaktadır. Lysimakhos da bu tapınakda bazı tamir ve yenilemeler yapmıştır.
Troia kazılarında ele geçen buluntular, bu dönemde Ege devletleri ile yoğun bir ilişkinin olduğunu da göstermiştir.Özellikle Korint, Doğu Grek, Attika ve Ion keramikleri,çeşitli fibula’lar (çengelli iğneler), adak heykelcikleri de bunu kanıtlamaktadır.

           TROİA IX (M.Ö.350- M.S.400)

           Büyük İskender’in (M.Ö.324) Anadolu’ya gelişi ile birlikte Troia yeniden önem kazanmıştır. Onun emri ile generallerinden Antigones ile Lysimakhos kenti yeniden imar ederek yenilediği limanı ile zamanının önemli bir ticaret merkezi yapmıştır.
           Romalılar,Tanrıça Aphrodite’in Troia’lı prens Ankhises’in oğlu kahraman Aineias’ın (Latincesi Aeneas) soyundan geldikleri inancını taşıyorlardı. Bu nedenle de Troia’ya büyük önem vermişlerdir. Roma İmparatoru Büyük Konstantinus (M.S.324-337) doğuda kurulan İmparatorluğun başkenti olarak da bir ara burasını düşünmüştür. Julius Caesar (M.Ö.59-44) ile Octavius Augustos (M.Ö.31-M.S.14) kentte yeni bir imar dönemi başlatmışlardır. Athena mabedinin temenos’u genişletilmiş ,ek yapılarla mabedin çevresi sütunlarla çevrilmiştir. Ancak bunlar yapılırken Troia VI ve Troia VII’nin önemli yapıları ile evleri de tahrip edilmiştir. Troia kazıları Athena mabedinin güneydoğusu ile surlar arasında kalan alanda Roma kalıntılarını,kentin güneydoğusunda duvarları ortaya çıkarmıştır. Yine bu devirde tiyatro, bouleterion, nymphaeum, odeon ve anıtsal ana giriş kapısı yapılmıştır.

                                                                                                                                        

           


Tarih : 12 Mart 2012 Pazartesi
Hit : 2308

Hazırlayan Mustafa Cirban -- mcirban@ttmail.com --