GiYPO

Bugün : 22 Eylül 2017 Cuma



    DİĞER BÖLÜMLER
    Tarih Din Uzay
    Bilin ötesi Yaşam Doğa
     Parapsikoloji

 




 

        Aklın ötesini bilim kabul edecek mi?

          Ön Yargının Garip Tarihi

          Bilimin doğaüstüne yaklaşımı sert ve tutucudur ama buna rağmen dışlayamaz da. Tarih birbirini izleyen sayısız red ve ardından kabul olaylarıyla doludur. Evren hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge´den, Jung´dan, Janet´ten, Fort´dan, simyadan, Astroloji´den ya da büyüden öğrenmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu yazıda bilimin sınırlandırılmaması savunulurken, zaman zaman da bilimin dışından gelen seslerin bilimi yönlendirdiğine de dikkat çekiliyor.

          Günümüzde doğa üstü olaylar kadar ilgi çeken başka bir konu yoktur. Bilimadamları bu işlerle uğraşanların çoğunun deli olduğunu ve kapatılmaları gerektiğini söylüyorlar. Doğaüstüyle uğraşanlar ise bilimadamlarının önyargılı, sığ görüşlü olduklarını ve entellektüel açıdan dürüst olmadıklarını iddia ediyorlar. İki taraf da nedenlerden, mantıktan ve kanıtlardan söz ediyor. Fakat hiçbiri bir diğerinin bunların anlamlarını bildiğini kabul etmiyor. Genelde bilimadamları daha güçlü bir pozisyonda gözüküyor. Basit anlamda, bilimin, evreni anlamak için sorulan zekice sorulardan oluştuğunu söylüyorlar. Bilimadamlarının gömülecek baltaları yok. İnanç ve doğaüstüyle uğraşanlar (büyücüler, medyumlar vs.) gerçekleri kendi düşüncelerine göre akord edebiliyorlar, gerçek nedenlerden ürküyorlar çünkü nedenler onların dogmalarını ve inançlarını yaralıyor. 1894´de yayınlanan, Andrew White´ın yazdığı "Bilim ve İlahiyatın Arasındaki Savaşın Tarihçesi" isimli kitap utanç verici hikayeyi anlatıyor ve bu kitap hurafeler ve gerçek neden arasındaki parıltıyı gözlar önüne seren bir klasik. Bu açıdan bakınca modern büyücüler, Giordano Bruno´yu yakan ve Galileo´yu dönmeye zorlayan Engizisyon´daki atalarının son kalıntılarını taşıyorlar. Bu güçlü ve karmaşık bir tartışmadır. İyi bilimadamları genelde dominant insanlardırlar ve diğer dominant canlılar gibi kendi yollarında ilerlemeyi severler, inceleme yapmakla görevli bir bilimadamının doğruyu saf bir yürekle ve dürüstçe araması gerçek olamayacak kadar güzeldir. Dünyadaki en doğru bilgilere sahip olabilirler ama, garip bir içgüdü olan "Doğrulanma ve Doğruluk" hissinden habersizdirler. Bu yüzden de bilimsel bir araştırmada tarafsız olamazlar.

             Darwin nereye kadar doğruydu?

            White, kitabında dogmatik kilise mensuplarının dürüst bilimadamlarına olan zulmünü anlatıyor. Fakat kitabı anlatılanların ışığında ya da Bruno ve Galileo´nun biyografisini önceden bilerek okursak, hikayenin asıl anlatmak istediğinin nedene karşı batıl inanç olduğunu görürüz. Hatta daha derinde bunun vahşi bir karmaşaya sıkışmış bir "Doğru İnsan" hikayesi olduğunu anlarız. Giordano Bruno 1600 yılında nedenin sonucu olarak cadı diye suçlandı ve kazığa bağlanıp yakıldı. Francis Yates´in kitabı "Giordano Bruno ve Büyü Geleneği" bizlere, Bruno´nun sadece kendini beğenmiş bir paronoyak olmadığını, onun ayrıca anti-Hristiyan bir büyücü olduğunu da anlatıyor. Galileo ise Bertolt Brechtíin bir oyununda kibirli ve kaba bir bilimadamı olarak gösterilmiş. Aslında Galileo, büyüklük duygusu içinde kötü niyetli bir adamdı. Böylece bu iki kişi birer "Doğru İnsan" olma yolundaydılar ama böyle insanlar sadece bilimadamlarının içinden çıkmıyor. Genelde bilimadamları kendi kuyularını kazarlar. Derin bir önyargı nedeniyle yeni buluşlara karşı dururlar. Örneğin White, Bernand Palissy´nin, fosillerin ölmüş hayvan kalıntıları olduğunu söylediği için büyücü kabul edilerek hapsedildiğini anlatır (1589´da Bastille hapisanesinde öldü). Ama amatör bir jeolog olan Johann Scheuchzer 1708´de aynı şeyleri söylediğinde kimse karşı çıkmadı. Oysa o güne kadar bilimadamları kesinlikle fosillerin canlıya benzeyen eski kaya parçaları olduğunu iddia ediyorlardı. Voltaire de bu tartışmaya katıldı. Doğadaki bu kalıntıların kemik olduğunu kabul ediyordu fakat bunların balıkçılar tarafından atılmış ölü balıkların kalıntıları olduğunu düşünüyordu. Evrim teorisi ilk kez Charles Darwin ya da büyük babası Erasmus Darwin tarafından ortaya atılmadı. Bu buluş bir Fransız diplomat olan Benoit de Maillet´e aittir. Maillet, 1715´lerde bir kitap çıkardı, kitapta tam olarak evrim teorisi anlatılıyordu. Ona göre hayatın tohumu uzaydan gelmişti ve daha sonra ilkel okyanusta basit deniz organizmalarına dönüşmüşlerdi sonra balıklar karaya çıkıp ilk kuşları ve hayvanları oluşturdular. Bu çok uzun yıllar önce olmuştu. Zaten evrim teorisi 1730´larda tartışılan bir konuydu. ve yine de bu teori bilim adına reddedildi. Voltaire´de Maillet´in teorisini toplum huzuruna zarar verir düşüncesiyle yalanladı. 1750´de Kraliyet bahçelerinin yöneticisi olan natüralist Kont Buffon "Dünya Teorisi" adlı bir kitap yazdı. Kitapta, dünyanın aslında güneşin kopmuş bir parça olduğunu ve fosillerinde bugünkü yaratıkların atalarının izleri olduğu anlatılıyordu. Kilise şaşırmıştı Çünkü Buffon´un düşünceleri İncil´deki yaratılış öyküsüyle uyuşmuyordu. Buffon, düşüncelerinin Kutsal Kitabı yalanlamaktan uzak olduğunu açıklamaya çalıştı ve daha sonraları evrim teorisini yaymaya devam etti, hiçbir yasaklamayla da karşılaşmadı. Şair Goethe de evrim teorisine katılanlardandır.

            
 Bilimin inadı gereksiz mi?

               Darwin´den sonra ilk yanlışın nerede yapıldığını ve uzun zamandır yanlış giden şeyin ne olduğunu anladık. Karşıtı olan Bishop Wilberforce destek görüyordu. Birisi ona Darwin´in evrim teorisini kanıtlamak için 20 yıl çalıştığını söylediğinde şöyle cevap verdi; "Zeki biri olsaydı on dakika ona yeterdi. Bu da teorisinin yanlış olduğunu gösteriyor." Oxford´da yapılan bir münazarada karşısında T. H. Huxley vardı. Tartışma biraz kızıştığında Huxley´e şöyle bir soru sordu; "Anne ya da baba tarafından maymunların akrabası olduğu düşüncesi seni utandırmıyor mu?" Huxley de ona şöyle dedi; "Akrabalarımın maymun olması beni utandırmaz ama zekasını doğruları çarpıtmak için kullanan bir insanın soyundan gelmek beni gerçekten utandırır." Bu hikaye mücadeledeki yanılgıyı ortaya koyuyor. Aslında çatışma insan soyunun maymundan gelmiş olmasıyla ilgili değil. Eğer öyle olsaydı, Wilberforce´un haklı, Huxley´in haksız olduğunu söyleyebilirdik. Yani aslında bu tartışmanın bizim akrabalarımızla ilgisi yok. Kiliseyi asıl ayaklandıran Darwin´in bulgularının dünyanın görüntüsünü değiştirmesiydi. Bulgular Tanrı´sız ve anlamsız bir kainatta yaşadığımızı düşünmeye yol açıyordu. Bir yüzyıl önce filozof Julien de Lamettrie, insanın ruhunun olmadığı ve mekanik bir birim olarak açıklanabileceği anlatıyordu. Kızgınlık arttı ama bunun dinle bir ilgisi yoktu. Sadece Lamettrie´nin gösterdiği şeylerin yanlış olduğunu kanıtlamak imkansızdı çünkü ruh kanıtlanamıyordu. Darwin, bir ortodoksdu ve hiçbir zaman doğanın ya da amaçsız insanın makine olduğunu söylememişti. Ama teorisi bu kapıya çıkmış gibi görünüyordu. Maymun teorisinin kanıtlanışı Darwinciler için kiliseye karşı kolay bir zafer oldu. Böylece bazı insanlar önyargılarından dolayı alt hayvanlar gibi göründüler. Fakat önyargılarından vazgeçmek istemediler, bunu şeref meselesi haline getirdiler. Oysa, böyle değildi. Bir insanı yıkmanın en kolay yolu özgürlüğünü ve anlamını elinden almaktı. Bu toplum içinde geçerlidir. Eğer Wilberforce, meselenin özüne kadar inecek denli zeki olsaydı, bilimin kendini basit çelişkiler içine soktuğunu ve dikkatli olunmazsa kötü sonuçlar doğurabileceğini anlardı. İnsanlar merak yüzünden bilimci olurlar. Buluşların zevki, yeniliklere olan merak ve bilinmeyen olasılıkların heyecanı vardır. Kiliseyi kızdırmanın tadı, bilimadamlarını dünyanın amaçsız ve anlamsız olduğunu söylemeye iter. Aslında insanların özgürlüğünü ve inancını, sadece din adamlarının dogmalarından kurtarmak adına ele almak mantıksızdır. Bir insanı batıl inançlarından ve inandığı ruhani fikirlerden kurtarmak için ona sadece bir makina olduğunu söylemek aptalcadır. Bu, onun kaderini değiştirme çabasını elinden almak olur. Bilimadamları kafaları bulandıranları açıklamak ve üzerlerinde çalışabilmek için kiliseye karşı çıkmaya heveslidirler. Tıpkı 1789´da burjuvaların Fransa´da, 1917´de komünistlerin Rusya´da iktidara gelmesi gibi, şimdi de bilim de iktidara geçti. Eski rejim yok oluyordu ve dünyalarına eski rejimi sokmak istemiyorlardı. Nasıl ki Papa´nın Güneş Sistemi hakkında konuşmaya hakkı yoksa bilimin de dünyanın ve yaşamın amacı hakkında konuşmaya hakkı yoktur. Darwin, yadsınamayacak bilimsel gerekler bulmuştu. Fakat evrim süresince mekaniklik materyalizmi savunamaz ve kanıtlayamaz. Aynı şekilde Lamettrie´nin insanların makine olduğunu söylemesi de ruhun olmadığını kanıtlamaz. Hiç kimsenin dünyanın sadece bir küre olduğunu, insanın sadece makina olduğunu ve başka hiçbir görevi ve anlamı olmadığını söylemeye hakkı yoktur. Birkaç bilimadamı ve filozof bu totaliter akımdan endişelendiler ve düzeltmek istediler. Genç bir biolog olan Hans Driesch bir zooloji istasyonunda çalışıyor ve şüpheler duyuyordu. Aslında işin felsefi yanıyla değil, pratik tarafıyla ilgileniyordu. Driesch, canlı hücrelerin bir bütünlük içinde hareket ettiklerini belirtiyordu, bu davranış mekanik olamazdı. Böylece, anladı ki, organizmalar sadece bütün olarak ele alındıklarında anlaşılabilirlerdi. 10 yıl sonra bulgularını açıklamaya karar verdi. Ona göre canlı bir organizmanın en can alıcı ve amaçlı yanı tamamen kimyasından ayrılmıştır sanki bir boyuttan hareket etmektedir. Eleştirmenler Driesch´ın ruh ve beden ile ilgili görüşlerini dini inanışların geri dönmesi olarak yorumladılar. Driesch buna karşı çıktı çünkü söyledikleri yapılan yorumlardan daha karmaşık ve ilginçti. 1908´de bilimi felsefe için terketmek hatasını yaptı ve böylelikle bilimadamlarını haklı çıkardı ve gerçek rengini gösterdi. 1941´de ölene kadar bilimadamları onu görmezden geldiler. Olan biten herşey Van Vogt´un "Doğru İnsan" teorisini inceleyerek önceden bilinebilirdi. Bilimadamları ve dinadamları birbirinden farklı değiller.

                 SSCB ve Newton

                 Trofim Lysenko´nun öyküsü de tıpkı diğerleri gibi ironiktir. Rusya´da 1920´lerin sonlarında Lamarckizm´in bir çeşidi olan bir akım ziraatçi Michurin tarafından ortaya atıldı. İşi meyve ağaçları olan bu adam Stalin´in gözüne girmişti. Michurin´e göre elde edilen özellikler gelecek kuşaklara aktarılabilir kış buğdayı bahar buğdayına çevrilebilirdi. Bir başka yetenekli ziraatçi olan Lysenko ise bu metodu geniş alanlara uyguladı. Böylece 1930´larda Ruslar tarım alanında başarılı oldular. Lysenko, Stalin´in en sevdiği bilimadamı oldu. Bunun nedeni sadece başarı değildi, ayrıca Lysenko´nun felsefesi propaganda için çok uygundu. Lysenko´ya göre irsiyet birşey ifade etmezdi, önemli olan çevreydi. Bu yüzden tüm komünistler yeni nesiller için uygun bir çevre yaratmalı ve yeni Rus tipini oluşturmalıydılar. Bu umutlu görüntü tam anlamıyla Lamarckist bir tutumdu. Bernard Shaw 1900´lerin başından beri benzer şeyler söylüyordu. Ama Lysenko´nun özel bir yeri vardı. Diyalektik materyalizmin içinde yaşıyordu ve özgür iradeye ve amaca yönelik bir felsefeyi öğütlüyordu. 1936´daki bir bilim kogresinde bu çelişki absurd görünmeye başladı. Lysenko, Darwin ve Mendel´e dayanan evrim teorisinin aptalca olduğunu ve faşist bir görüşün ürünü olduğunu söyledi. Ona göre Sovyetlerin materyalist biyolojisi tüm idealist saçmalıkları reddederdi. Sıkı bir Mendelci olan Vavilov ise görüşlerini açıkladığında casus olarak tutuklandı ve hapiste öldü. Savaşın çıkmasıyla Rus biyologların katliamı biraz yavaşladı ama 1948´de Lenin Akademisindeki 5 biyolog Mendel´in irsiyet kanunlarını savunmakla suçlandılar ve sözlerini geri almaları istendi. Sonra kargaşa bitti. Özgür iradeyi savunan Sovyet materyalistler, özgür iradeyi reddeden batılının idealistleri tarafından suçlandılar. Konuşma ve irade özgürlüğünü savunan Batı idealistleri Rusları özgür iradeye inanmayan kişileri hapsettikleri için suçlandılar. Sonunda Stalin öldü ve Khrushchev tarafından diktatörlükle suçlandı. Lysenko da şefinin kaderini paylaştı. Böylece Rus biyologlar optimist materyalizmden pesimist idealizme geçtiler. istediklerini düşünmekte özgürdüler fakat düşüncelerinde özgür irade yoktu. Aslında ne bilim ne de din gerçeklere sahip değiller. Bilim doğruya nesnel yönden yaklaşır ama din de bu şekilde yaklaşır. Basit insanların güce, itibar görmeye ve öz saygıya karşı bir eğilimleri vardır. Geçen dört yüzyıldır bilim doğruyu bilimsel metod içinde arama hayalinin kurbanı olmuştur. Bilimin tarihçesinde bu görüşün getirdiklerini ve götürdüklerini görürüz. Aslında bilimadamları da dinadamları kadar kavgacılar hatta karşıtlarını sindirmek için kişisel otoritelerini bile kullanabiliyorlar. Bütün bunlar bilimsel doğrunun ulaşılamaz olması anlamına mı geliyor? Tabii ki hayır. Newton belki de en saplantılı ve paranoyak bilimadamlarından biriydi. Hatta çalınacakları korkusuyla çalışmalarını yayınlamayı bile reddetmişti. Fakat Newton Kanunları bilimsel doğru adına dev bir anıttır. Bu gösteriyor ki, doğru ya da doğrulanan insan tipleri gerçekten büyük bilimadamları olabilirler. Fakat paranoya entellektüel değerin bir göstergesi de olamaz. Buradaki problem, bilimadamlarının dinadamları gibi dogmatik davrandıklarını görecek kadar öz eleştiri yapmamalarıdır. Thomas S. Kuhn "Bilimsel Devrimin Şekli" adlı kitabında problemin özüne değiniyor (1962). 1949´da J. S. Bruner ve Leo Postman, algı konusunda ilginç bir deney tasarladılar. Deneklere oyun kartları gösteriliyor ve isimleri soruluyordu. Bazı kartlar özel olarak hazırlanmıştı ve bilinçli hatalar vardı. Bazı kartlarda siyah kupalar, kırmızı maçalar görülüyordu. Kartlar hızlı bir şekilde gösterildiğinde, kişiler kartlarda bir hata olduğundan bahsetmeden, isimleri sıralıyorlardı. Gösterirken yavaş davranıldığında ise birşeylerin hatalı olduğunu anlıyorlar fakat bir türlü çıkartamıyorlardı. Eğer süre daha uzun olsaydı bir çoğu yanlışı bulabilecekti. Fakat bir de hiç birşeyi farketmeyenler vardı.

               Bilime kızan bilinmeyenci;

               Kuhn, bilimadamlarının bir teoriyi kabul ettikten sonra onda bir hata olabileceğini kabullenmekten şiddetle kaçındıklarını söylüyor. Eğer küçük bulgular teoriyi çürütüyorsa, onları görmezden geliyorlar. Zıt bulgular artmaya başlayınca da sinirli ve sıkıntılı bir hal alıyorlar. Fakat bu davranışlarının mantıksız olduğunu bilmiyorlar. Bu tür bilimadamlarına göre, tavırlarının nedeni mantıksız saçmalıklarla vakit kaybından kaçınmak. Dr. Gertrude tarafından yapılan bir deney daha sonraları koyunlar ve keçiler deneyi olarak bilinecekti. Dr. Schmeidler, bir grup öğrencinin özel algılarını ölçmek için tahmin kartlarıyla deney yapıyordu. Deneyden önce doğaüstü güçlere ya da telapatiye inanıp inanmadıklarını sordu. İnananlar koyun, inanmayanları ise keçi olarak adlandırıldı. Testin sonunda görüldü ki koyunlar çok iyi sonuçlar elde ederken, keçiler normalin altında tahminlerde bulunmuşlardı. Keçiler inanmadıkları için birbirlerine bakıp hissettiklerinin dışında şeyler söylemişlerdi. Böylece düşüncelerini kanıtlayabileceklerdi. Kuhn, bilinçsiz negatifliği inceleyen ilk kişi değildi. William James "İnsanoğlunun kesin körlüğü üzerine" adlı makalesinde konuya çoktan girmişti. James´in körlük tanımlaması, yıllarını bilimadamlarının dar kafalığını kanıtlamaya adamış bir New York´lunun çalışmalarına dayanıyordu. Bu kişinin adı Charles Hoy Fort´du.


                 İnce bir mizah anlayışıyla metodlu bir şekilde bilimadamlarının hatalarını içeren yazıları ve dökümanları topluyordu. Böylece birçok insanın gözünde aziz haline gelmişti. Fort, 22 yaşında Mark Twain stili öyküler yazmaya başladı. Piramitler, Atlantis ve Mars kanalları hakkında yazıları ve kitapları vardı. 30 yaşlarında Mars´ın medeniyetimizi kontrol ettiğini iddia eden bir kitap yazdı. İkinci kitabında ìçi boş dünya teorisini kabullenerek Güney Kutbu´nun derinliklerindeki medeniyetten bahsetti. Aslında Erich von Daniken tarzında işler yapıyordu ama yaşadığı çağda reklam yoktu ve Fort´un stili 1910´larda pek kabul görmüyordu. 1916´da Fort 42 yaşındayken kendisine küçük bir miras kaldı ve o zaman zamanını çalışmalarına adadı. Tüm vaktini, New York kütüphanelerinde periyodik olarak meydana gelmiş garip ve açıklanamayan olayları incelemekle geçiriyordu. Bir çok kere kendisi de seyahatlerinde rasladığı açıklanamayan vakalara rastladı. Bu vakaların çoğunda gökyüzünden gelen garip nesneler yer alıyordu. Gökyüzünden düşen nesneler sadece meteor değildi. Bazen bir duş bölmesi, taş, kömür, balık, kurbağa bazen kum kütleleri hatta kan bile yağabiliyordu. Bunlar çok aptalca görünüyordu. Ama Fort, 1768´de Fransa´da bazı insanların yıldırım sesine benzer bir ses duyduklarını sonra da gökyüzünden büyük bir taş kütlesinin düştüğünü gördüklerini söyledi. Fransız Bilim Akademisi adına Lavoisier olayları yalanladı ve şahitlerin yalan söylediklerini açıkladı. Ama aynı Akademi 19. Yüzyıl sonuna kadar meteorların varlığını da kabul etmemişti.

                 "Lanetlerin Kitabı"

                 "Lanetlerin Kitabı"isimli kitapta yüzlerce garip olay toplanmıştı ve böylece Fort edebi bir ün kazandı ama kitap topluma pek ulaşmadı çünkü Fort konudan konuya atlayarak anlaşılmaz bir stil kullanmıştı. Fakat kullandığı malzeme ve döküman gerçekten yeterince şaşırtıcıydı. Örneğin, 1860´larda gerçekleşmiş bir dizi garip olayı anlatmıştı. 1860 Haziran´ında buzla kaplı bir meteor Hindistan, Dhurmsalla´ya düşmüş ve İngiliz Sömürge Komisyonu tarafından incelenerek tarif edilmişti. Peki ama atmosfere girer girmez yanmaya başlayan bir meteor nasıl olup da buzla kaplı olabiliyor? Takip eden gece İngiliz komisyon üyeleri ateş topları gibi hareket eden nesneler görmüşlerdir. Bu sırada Farrukabhad´da kırmızı yağmur vakası yaşanırken, bir Benares gazetesi canlı balık yağmuru olayını gündeme getirmişti. l86l´de Singapur´da bir zelzele olmuş ardından bir fırtına çıkmıştı, fırtınadan sonra sokaklarda oluşan gölcüklerde canlı balıkların yüzdüğü görüldü. Üretilen teorilerin en popüleri yağmurun bir dereyi taşırıp içindeki balıkları şehir sokaklarına taşımış olmasıydı. Fort bu garip gizemin uzayla bir ilgisi olduğunu iddia etti, garip olaylar olduğu sırada geceleri kuzey yarımkürede tanımlanamayan ışıklar ortaya çıkmıştı. Ayrıca gökyüzü aniden kararıyor güneşin üzerine kara bir leke görülüyordu, ardından da deprem olmuştu. Gezegenimizin yüzeyi hakkında bilgimiz olabilir ama, dünyanın içinde dolaştığı sonsuz uzay hakkında pek az şey biliyoruz. Fort´un biyografisini yazan Damon Knigth, Fort´un kitabında anlatılan garip olayların geniş bir kataloğunu yaptı, daha sonra da olayların oluş sırasını gösteren bir grafik oluşturdu. Daha sonra aniden çıkan fırtınalarla gökyüzünde görülen şekillerin ve gökyüzündeki nesnelerle güneş üstünde görülen lekelerin arasındaki bağıntıyı keşfetti. Örneğin olaylar l887´de ve sonra l892´de zirveye ulaşıyorlardı. Knight cesaretle bu olayların astrologların savunduğu doğaüstü etkilerlebağıntılı olabileceğini savundu. Ama buna karşın Fort, bu konuda tartışma yaratacak hiçbir şey söylemedi. Fakat yine de kitabındaki birkaç sayfada 1860 yılında Hindistan´da gökyüzünde uçan garip bir kaya parçası gördüğünden ve başka boyutta bizimkiyle paralel bir evren olduğundan bahsetti. Yazılarında hiçbir fikrini gerçekten ciddiye almadığı hissediliyordu. Tüm amacı bilimadamlarını kızdırıp, strese sokmaktı. Bir de onların bu konularla ilgilenip üzerinde çalışmalar yapmalarını sağlamak istiyordu. Fakat başarılı olamadı. Bilimadamları onu reddetti. 1932´de öldükten sonra Fort´un çalışmalarının büyük bir bölümü unutuldu. Sadece Fort´a hayran bir kesimin oluşturduğu Fort yanlıları topluluğuî çalışmalarla ilgilendi. Bu grup ilk olarak 1940´ların sonunda ilgi çekmeye başladı. Özellikle Kenneth Arnold´un belirlenemeyen uçan nesneler görmesiyle bu ilgi canlandı. Bu uçan nesnelerin sayısı arttıkça da Fort´un yıllarca önce söyledikleri ilgi çekmeye başladı. Örneğin, "Lanetlerin Kitabı" adlı kitap, 1882´de Greenwich Rasathanesi astronomu E. W. Maunder´in yaşadıklarıyla özdeşleşiyordu. Yeşil ışıklar saçarak Ay´ın önünden geçen büyük yuvarlak bir disk görmüştü. Kitapta dünyaya gelen birçok dünyadışı ziyaretçi olduğundan ve insanların da bu ziyaretçilerin ürünü olduğundan bahsediliyordu. Ama Fort, hiçbir zaman Von Daniken tarzı bir "Tanrıların Arabası" teorisini ortaya atmadı. Fort´un bilgiye karşı olan tavrı kulaklarını yere doğru açmak olarak tasvir edilebilir.

                   Herşey normal olsaydı...

                   Bu dönemde UFO tartışmaları, Ay´a gidilmesi, diğer gezegenlerde hayat tartışması, Fort´un çalışmalarını hiç olmadığı kadar ünlü yapmıştı. Bir anda bilinmeyenin peygamberi haline geldi. Bu durum aslında yanlış bir sunuştu. Bilimadamları sonunda UFO´ların diğer gezegenlerden gelen ziyaretçiler olabileceğini veya başka bir boyutun varsayımını açıkladılar. Böylece Fort, uzağı görebilen bir öncü konumuna geldi ama bu tanım ona pek uymuyordu. Bilimadamlarını bir düşüncede birleştirmek için bir fikri yoktu. Kitapları çok basit ve tekrarlanabilir tarzdaydı çünkü bilimi eleştirme çabasındaydı. Bu durum bizim incelediğimiz eleştiri tarzının aynasıdır: Bilimadamları ne kadar dürüst olduklarını düşünseler de, nesnel olmalarını engelleyecek önyargıdan kurtulamazlar. Fort´un düşüncelerini bir cümlede şöyle açıklayabiliriz: Psikolojik bir ihtiyaçla hurafelere inanmaya meyilli insanlar, psikolojik nedenlerle bunlara inanmak istemeyenlerden daha az ön yargılıdırlar. Şimdi tüm bu yazının ana konusunu oluşturan sorunu Fort´un fikirlerine uygulayarak tartışalım. Bilim kainatı araştırmanın metodudur, iyi bir araştırmacı ilk önce kendini arındırmalıdır. Evreni araştıran kişi araştırdığını düşündüğü evrenin bir çeşit hayali açıklamasını yapmaya çalışır. (Ptolemy´nin evren teorisinde dünya evrenin merkeziydi, yıldızlar ve diğer gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu). Bu tür açıklama ve teorilere örnek diyebiliriz. Bilim tarihine bakarsak, bu tür teoriler kendisinden sonra gelen tarafından çürütülür fakat bu çok otomatik gerçekleşen, hızlı bir süreç değildir. Bilimadamları eski teorilerini bir tarafa bırakmaktan nefret ederler ve sürdürebildikleri kadar devam ederler. Yeni buluşları görmezden gelmeye çalışırlar ve onları yalanlarlar. İlginç bir deneyde kanıtlandığı gibi bizler evrenin sabit ve düzenli bir yer olduğuna inanmaya ihtiyaç duyarız. Dr. Anton Hajos, Innsbruck Üniversitesi´nde 1960´larda yaptığı deneyde herşeyi bozuk gösteren bir gözlük yaptı. Düz Çizgiler yuvarlak, açılar yamru yumru, şekiller tuhaf görünüyordu. Eşyalar olması gerektiği yerde durmuyor görünüyordu. Denek başını oynattığında ise eşyalar yer değiştiriyordu. Deneklere aynı anda gözlükler giydirildi ve bir süre sonra hepsi buna alıştı. Altı günün sonunda çizgiler düzleşti, eşyalar normalleşti ve gözlüğü giyenler dünyayı normal gördüklerine karar verdiler, hepsi birden alışmıştı. Gözlükler çıktığında normal dünyaya alışmakta güçlük çektiler ve ancak birkaç gün sonra kendilerine geldiler. İnsanlar fiziksel olduğu kadar psikolojik yönden de çok güçlü bir uyum mekanizmasına sahiptirler. İşte bu nedenle insanlar imkansız gibi görünen işlere uyum sağlıyorlar. Örneğin, korkunç bir doğal felaketten sonra bu yetenekleri sayesinde sil baştan yapabiliyorlar. Bu nedenle insanlar kendilerini uyumsuz hissettiklerinde yaşamaktan korkarlar. Temel bir güdümüz olan uyum, normal dışı gördüğü herşeyi yadsır ve hemen unutur. Bu bir seçim değil, mekanizmanın sürecidir. Bu yüzden istisnalarla dolu bir dünya, kabusa dönüşür. Hepimiz okulun ilk gününde çektiğimiz sıkıntıyı hatırlarız çünkü çocukluğun o alışılmış kalıplarının dışına çıkmaktan korkarız. Hiç kimse çok fazla yeniliğe katlanamaz. Fakat yine de hiçbir istisnanın ve olağan üstünün olmadığı bir dünyada yaşamak sebze bahçesinde yaşamaktan farksız olurdu. Şairler ve edebiyatçılar genelde alkolik yada madde bağımlısı olarak anılırlar Çünkü böylece fazla normallikten kaçmaya Çalışırlar. Önemli olan bu iki ucun arasında bir denge oluşturmaktır. Bizler, bizi uyanık tutacak yeterince yenilik ve tuhaflığın olduğu ama bizi psikolojik bir bunalımdan koruyacak yeterli uyumun bulunduğu bir dünyaya gerek duyarız. İşte burada bilmeliyiz ki, değişik insanlar değişik uyum derecesine sahiptirler. Bildiğimiz gibi, çoğu bilimadamı eski teorilerini bir kenara bırakmamak için güçlü bir dirence sahiptir. Yine de Lethbridge ve Fort yeni bir teori ve açıklama oluşturamadılar. Lethbridge çok denedi ama hiçbir kitabında onu açık görüşlü bir bilimadamı haline getirecek yeni bir fikir ortaya koyamadı. Fort ise açıkça evren hakkında yeni bir görüşü olmadığını söyledi. Onun en önemli amacı aynı şeyleri tekrar tekrar ortaya çıkarmaktı. İkisi de parapsikoloji dalında yeni bir çığır açacak noktaya varamadılar.

                    Aklın ötesi mi yoksa?

                   Örneğin, Lethbridge davranış psikolojisi hakkındaki araştırmasında, aklın içinde bir başka bölüm olduğunu ve bu bölümün tüm cevapları bildiğini söylüyordu. "Uzaklık ve Zamanın Ötesinde" adlı kitabında şöyle yazıyordu; "Jung´un da söylediği gibi ruh, beyinden daha uyanık ve bilgilidir." Ona göre Jung, şuurun bilinmeyen yönlerini açıklayan yegane kişiydi. Fakat hiçbir zaman Jung´u sistemli bir şekilde okuyup onun kollektif bilinçsizlikle ilgili neler söylediğini anlama gayretini göstermedi. Aslında Jung´un bölünmüş kişilik üzerine yaptığı çalışmalar Pierre Janet tarafından daha önce ortaya konmuştu. Böylece aklın bir kısmının bilinçsizken bile beyinden daha bilgili ve uyanık olduğu ortaya çıktı. İnsanı korkunç eylemlere iten tuhaf enerjiyi ve diğer davranış mekanizmalarını tam anlamıyla ortaya koymadan bilim adamlarından memnun edici evren teorileri bulmalarını bekleyemeyiz. Buna benzer bir eleştiri Jung´a da yapılabilir. Kariyerinin ilk yıllarında içgüdüsel bir şekilde, üzerinde çalıştığı aklın bazı bölümlerinin durugörü ve parapsikolojiyle ilgili olduğunu kavradı. Ayrıca unutulmuş olan simya biliminin de parapsikolojiyle yakından ilgisi olduğunu anladı. Simya hakkında üç kitap yazmış olmasına rağmen, doğaüstü ve simyayı bağdaştıramadı çünkü bunun nasıl yapılacağını bilmiyordu. Belki simyanın bir metod olduğunu açıklayan Gurdjieff´in kitaplarını okusaydı bir ipucu bulabilirdi ama hiç ilgilenmedi. Evren hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge´den, Jung´dan, Janet´ten, simyadan, Astroloji´den ya da büyüden öğrenmememiz için hiçbir neden yok. Belki de Lethbridge´nin yarım bıraktığını bu şekilde tamamlayabiliriz


Tarih : 10 Ocak 2008 Perşembe
Hit : 685

Mustafa Cirban___ mcirban@ttmail.com