Bugün : 21 Temmuz 2017 Cuma








 

             AYASOFYA

        (Hagia Sophia)

         İstanbul'da 532'de yanan bazilikanın yerinde Bizans İmp. Justinianus tarafından mimar Antemius ve İsidoros'a yaptınlarak 537'de ibadete açıldı. Çeşitli onarımlarla günümüze ulaştı. En büyük onarım Mimar Sinan tarafından yapıldı ve kubbe yıkılmaktan kurtarıldı. 1453 yılında İstanbul alınınca camiye dönüştürüldü. Çeşitli padişahlarca dört minare eklendi. 1934 yılında müze haline getirildi.

         Dünyanın 8.harikalarından birisi sayılan Ayasofya, Sanat Tarihi ve mimarlık dünyasının 1 numaralı yapısı hüviyetindedir. Bu yaşta ve bu ebatta zamanımıza gelebilmiş ender eserlerdendir. Orijinal adı Hagia Sofia olan, Türklerin Ayasofya dedikleri yapı yanlış bir şekilde, Saint Sofia olarak bilinir. Bazilika, Sofia isimli bir azizeye değil, Kutsal Hikmet’e ithaf edilmişti. Önceki bir pagan mabedinin yerinde yapılmış 3 ayrı bazilika aynı isimle anlatılmıştı. İmparator Büyük Konstantin devrinde kilise yapılmadığı halde, bazı kaynaklar, ilk Ayasofya Bazilikasının onun tarafından yaptırıldığını iddia ede gelmiştir. Küçük ölçülerdeki ahşap çatılı ilk yapı 4. yy. ikinci yarısında Büyük Konstantin’in oğlu Konstantinus zamanında yapılmıştı. 404 yılında, bir isyan sırasında yanan ilk yapının yerine, daha büyük ölçülerde inşa edilen 2. kilise 415 yılında törenle açılmıştı. 532 yılında Hipodromda yapılan bir araba yarışı sonucu çıkan kanlı isyan on binlerce şehirlinin ölümüne ve pek çok binanın yakılmasına sebep olmuştu. “Nika” isyanı diye bilinen ve İmparator Justinyen aleyhine gelişen bu isyanda Ayasofya Kilisesi de yakılmıştı.
         İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak için harekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine 532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık âleminin bu en büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle açıldı. İmparator hiçbir masraftan kaçınmayarak devlet hazinesini mimarların önüne saçtı. (Tralles’li Anthemius ile matematikçi, Miletoslu İsidorus) Kubbe inşaatı Roma mimarisi tarafından geliştirilmiştir, Bazilika planı da eski devirlerden beri tatbik edilmekte idi. Yuvarlak yapıların üzerleri çok büyük ölçüde kubbe ile örtülebilmişti. Ancak Justinyen Ayasofya’sındaki gibi dikdörtgen bir mekan ortasında, dev ölçüde bir merkezi kubbe yapımı, mimarlık tarihinde ilk kez deneniyordu. Rahiplerin koruyucu duaları okumaları devam ederken, İmparatorluğun hemen her yerinde mevcut olan erken devir kalıntılarından getirtilen çok sayıda ve değişik mermer parçaları, sütunlar yapıda kullanıldı. Sonraları da bu devşirme malzeme ve bilhassa sütunlar için, neye yarayacağı anlaşılmaz, bir sürü orijin hikayesi uyduruldu. Justinyen devrinde Ayasofya bir zevk ve gösteriş ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Sonraki devirlerde ise bir efsane ve sembol olarak kabul edilmiştir. Bin yıl süre ile aşılamayan ölçüleri yanında finans zorlukları ve teknik yetersizliklerden ötürü efsanevi görülmüş, böyle bir yapının ancak kutsal kuvvetlerin yardımı ile yapılabileceği zannedile gelmişti. Ayasofya bir 6yy. Bizans devri eseri olmakla beraber, ön misali olmayan, sonraki devirlerde de taklit edilmeyen Roma mimari geleneğine bağlı bir “Deneme” dir. Dış ve iç görünüşteki tezat ve iri kubbe Roma’nın mirasıdır. Dış görünüş zarif değildir, proporsiyonlara dikkat edilmemiş, bir kabuk gibi yapılmıştır. Bunun tersine iç görünüm saray gibi görkemlidir, göz alıcıdır; yapı, dev bir  “İmparatorluk” eseridir. Açılış merasiminde heyecanına hakim olamayan İmparator atların çektiği arabası ile içeriye dalmış, Tanrıya şükür ederek, Süleyman Peygambere üstün çıktığını haykırmıştı. Bazilika etrafını çevreleyen yüksek binaları ile büyük bir dini merkez olarak gelişmişti. Bizans İmparatorları ile Doğu Hıristiyan kilisesinin yüzyıllar sürecek çekişmeleri için sahne artık hazırdı. Eşsiz ve üstünlüğüne rağmen yapının hayati önemde hataları vardı. En önemli mesele kubbenin iriliği ve yan duvarlara yaptığı basınç idi. Böylesine bir kubbenin ağırlığının temellere aktarılması için lazım olan mimari unsurlar o devirde henüz tam gelişmemişti. Yanlardan dışa doğru eğilen duvarlar orijinal, basık kubbenin 558 yılında yıkılmasına şahit oldular. Yapılan ikinci kubbe daha yüksek ve daha küçük çaplı tutulmuştu. Bu kubbenin de yarıya yakın kısmı 10 ve 14 yy'’arda 2 defa daha çökmüştür.        
           Mozaikleriyle ünlü yapıyı 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80.-31.88 m. çapında 40 kaburgalı bir kubbe örtmektedir. Binanın ağırlığını 40'ı aşağıda, 67'si üst katta 107 sütun taşımaktadır.

           Osmanlı Dönemi:
           İstanbul'un fethinden sonra Türk devri olarak niteleyeceğimiz dönemde, Ayasofya'nın içine Sultan II. Selim dönemine kadar fazla bir ilave yapılmamakla birlikte, Fatih döneminde batıdaki yarım kubbenin güney köşesi üzerine ahşap bir minarenin yaptırıldığı bilinir. Kesin olmamakla birlikte güneydoğudaki tuğla minarenin de Fatih döneminde yapıldığı kabul edilmektedir. Fatih'in Ayasofya'da ek olarak yaptırdığı tek bina kuzeybatı köşedeki Ayasofya (Fatih) Medresesi'dir.
            Kuzeydoğu köşedeki minarenin Sultan II. Bayezid tarafından yaptırıldığı kabul edilmekle birlikte kesin değildir. Batı köşelerdeki iki minare ise. Sultan II. Selim (hd 1566-1574) devrinde Mimar Sinan tarafından yapılan büyük onarımlar sırasında ahşap minarenin kaldırılmasıyla eklenmiştir. Bu sırada Ayasofya'nın etrafı temizlenerek dış kısma yapıyı ayakta tutacak destek payandalar ve yapının içinde ve dışında gerekli onarımlar yapılmıştır. Büyük Mimar Sinan'ın yaptığı bu çalışmalar yapının günümüze kadar gelmesini sağlayan en büyük etkendir.
Vaaz kürsüsü, müezzin mahfili ile diğer dört mahfil 16.yüzyıl sonlarına. Sultan III.Murad devrine tarihlenmek-tedir. Bu eserlerde Türk taş işçiliği sanatının inceliğini görebiliriz.
           Yekpare mermerden oyulmuş iki küp Sultan III. Murad (hp 1574-1595) devrinde Bergama' dan getirilerek içme kanın arka tarafına, orta nefin iki yanına konulmuştur. Bu küpler Helenistik devre ait olup, ağız kısımlarındaki bilezik süsleri Türk devri işçiliğidir.
Ayasofya'nın içinde, güneydeki iki payandanın arasında Sultan II. Mahmud tarafından 1740 yılında bir kütüphane yaptırılmıştır. Ayasofya Kütüphanesi barok üslupta çok güzel taş işçiliğine sahip tunç şebekelerinin yanı sıra, içindeki nakışlar ve 16. yüzyıldan itibaren imal edilmiş, aralarına İtalyan Faenza çinileri de yerleştirilmiştir. Devrinin en önemli kütüphanelerinden olan Ayasofya Kütüphanesi 7274 cilt yazma ve basma eseri barındırmakta iken, bu eserler 1959-1960 yıllarında Süleymaniye Kütüphanesi'ne devredilmiştir.
            Ayasofya'nın güneyindeki avluda bulunan Sübyan Mektebi (ilkokul) 1740-41 yıllarında Sultan I. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Hemen yanında bulunan sekizgen revak-lı şadırvan köşelere oturulmuş mukarnas başlıklı sütunların taşıdığı sivri kemerlerden oluşur ve aynı döneme tarihlenir.
Sübyan Mektebi'nin doğusunda, 1853 yılında Mimar Fossati'nin yaptığı Muvakkithane vardır. Namaz vakitlerinin düzenli takip edilmesini sağlayan ve kullanıldığı devirde içinde saatler bulunan bu yapı günümüzde ofis olarak kullanılmaktadır.
Sultan Abdülmecid'in emriyle 1847-1849 yıllarında isviçreli Mimar Gaspare Fossati tarafından Ayasofya'da geniş çaplı bir onarım başlatılmıştır. Bu onarımla binanın sağlamlaştırılması yanında, mozaikler açılarak çizimleri yapılmıştır.
           Sultan II. Selimin vefatı üzerine bu padişah için Mimar Sinan'ın Ayasofya'nın güney haziresine yaptırdığı türbe ile birlikte burası bir bakıma hanedan mezarlığı olma özelliği kazanmıştır. Osmanlı türbe mimarisinin Kanuni Türbesi'ylebirlikte en önemli yapılarından biri olan II. Selim Türbesi, çift çeperli kubbesi ile iç mekan düzeni ve zengin bezeme-siyle Osmanlı mimarisinin 16. yüzyılda ulaştığı doruk noktalarındandır. II. Selim Türbesinin batısında III. Murad (1547-1595) bulunmaktadır. Mimar Davut Ağa tarafından yapılmıştır. III. Mehmed Türbesi, ilk örnekleri Sinan döneminde yapılan I. Süleyman Türbesiyle birlikte Ayasofya'nın haziresinde bulunan II. Selim ve III. Murad türbeleriyle birlikte gelişmiş bir mezar tipolojisinin en son örneğini ortaya koyar. Bu guruba giren yapıların ortak özelliği biri yalnız dış, diğeri yalnızca iç mekanda algılanabilen iç içe ana iki ana kubbeden oluşmasıdır. Dış kubbe dıştaki ana duvarlar tarafından, iç kubbe ise çokgen planlı bir baldeken tarafından taşınmaktadır.
             Sultan I. İbrahim ile Sultan I. Mustafa, Bizans döneminde vaftizhane, Türk devrinde ise kandil yağları ambarı olarak kullanılan yapının türbe haline getirilmesiyle buraya gömülmüşlerdir. Türbelerin yapımı için bu kutsal mekanı tercih eden Osmanlı sultanları, Ayasofya'ya ne kadar önem verdiklerini göstermişlerdir. Bilindiği üzere bizim Ayasofya dediğimiz "Hagia Sophia", "Kutsal Bilgelik" demektir. Bu kelimenin anlam ve önemini iyi bilen Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya'yı camiye çevirmesine rağmen, adını değiştirmemiştir. Fatih Sultan Mehmed'in Ayasofya'yı cami olarak kullanması, Ayasofya'nın dini önemini azaltmamış, bilakis kutsiyetini artırmıştır.Yapıyı süsleyen resimli Bizans mozaikleri yüzyıllar boyunca ihtimamla korunmuş, islami ibadete engel görülmemiş, kazınıp bozulmamış olması, Türklerin hoşgörüsü ve kültürlere karşı saygısını göstermektedir.

             Ayasofya içinde büyük payelere asılı olan 7.50 metre çapındaki dünyanın bilinen en büyük hat levhaları ile birlikte kubbede yazılı olan Nur Suresi Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin eseridir.

             Cumhuriyet Dönemi:
             Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Ayasofya'da bazı tehlikelerin belirmesi üzerine 1926 yılında yerli ve yabancı uzmanlardan yeniden raporlar istenmiş ve yukarı galerilerin duvarlarına, deprem kontrolü için camlar konulmuştur. Kubbede ve bir payede bazı takviyeler yapılmış, su sızıntılarını önlemek üzere kurşunlar onarılmıştır.
            İsviçreli Mimar Fossati tarafından ince kireç tabakası ile kapatılmış olan mozaikleri açığa çıkarmak üzere Türk hükümetine başvuran Amerikalı Thomas VVhittemore, 1932 yılında Gregorini ve Benvenuti adlarındaki iki italyan mo zaikçinin katkısıyla İmparator kapısı üzerindeki panoyu temizlemekle işe başlamıştır. Whittemore'un yönetimindeki çalışmalar sürerken Atatürk'ün isteği üzerine Ayasofya, 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu toplantısında alınan karar gereğince müzeye dönüştürülmüş, 1 Şubat 1935'de resmen ziyarete açılmıştır.
            Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi, buradaki mozaik araştırma ve temizleme işlerini kolaylaştırırken Amerikan Bizans Enstitüsü üyelerinden R.Van Nice, binanın son derece hassas rölövelerini çizmeye girişmiş ve bütün bir ömrünü bu çalışmaya ayırmıştır. Diğer taraftan Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi de A.M.Schneider (1896-1952) yönetiminde 1936'da Ayasofya'nın batı cephesinde bir kazı (sondaj) yaparak burada II. Theodosius döneminde yapıldığı kabul edilen ikinci Ayasofya'nın kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. Bu sırada çok harap olduğu gerekçesi ile kuzey taraftaki medrese binası (Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştır) da tamamen yıktırılarak ortadan kaldırılmıştır. 1947'de tuğla minare tamir edilmiş, dış cephelerin sıvaları yenilenmiş, sarı renkli badana vurulmuştur. Bu tarihlerden sonrada, Ayasofya'nın içinde ve dışında onarımlar sürdürülmüş, avlusu ve çevresi temizlenmiştir. Bu çalışmalar sırasında yeni bazı kalıntılar (Vaftizhane gibi) ile 1936 yılında Fatih Medresesi'nin temelleri ortaya çıkarılmıştır..
           Cumhuriyet Döneminde, Ayasofya Müzesi'nin onarım ve bakımına önem verilmekte, Kültür Bakanlığı bütçesinden tahsis edilen ödeneklerle gerekli restorasyon ve konservasyon çalışmaları yapılmaktadır.Ayrıca Unesco ve Dünya Anıt Fonu da Ayasofya Müzesi'nin onarımına katkıda bulunmaktadır.
Bir söylentiye göre , Ayasofya'nın içerisinde bulunan ve dilek taşı denen taştaki deliğe elin başparmağı sokulup bir tam tur attırılabilince parmak nemleniyorsa, o kişinin dileklerinin gerçekleşir. Bu inanç hala devam etmektedir. Sürekli nemli olan ve terleyen bu mermer sütün, hala özelliğini korumaktadır. Fatih Sultan Mehmed'in fetihten sonra bu deliğe parmağını sokarak kubbeyi döndürdüğü söylenir. Bu sütünun yanında yer alan bölümde ise, kiliseyi koruyan meleğin fetihden önce burada kaybolduğu anlatılır.

          Minareler
          Ayasofya'nın dört köşesinden yükselen 60 m boyundaki minarelerin güçlü simetrisi, hepsinin aynı zamanda yapılmış olduğu izlenimini vermektedir. Aslında minareler, birkaç yüzyıl boyunca, yavaş yavaş eklenmiştir ve biçimleri birbirinden biraz farklıdır. Minarelerin üçü taştan yapılmış olup kuzeydoğu köşedeki dördüncüsü ise kırmızı tuğladandır. Güneydoğudaki minare en inceleridir ve çapı şerefeden sonra daralmaktadır. Batı cephedeki iki minare birbirinin aynı olup bunlar diğerlerinden daha sağlam yapılmıştır. Yakından incelendiklerinde, gövdelerinin yüzeyindeki ve şerefelerinin işlemelerindeki belli belirsiz farklılıklar anlaşılacaktır. Bu ayrıntılar, arkeolojik araştırmalara ve belgelere dayanan kanıtlarla birlikte, olayların muhtemel bir kronolojik sırasını çıkarmakta araştırmacılara yardımcı olmuştur. II. Mehmet tarafından minare inşa edildiğine ilişkin belge bulunmamaktadır; ancak geçici ahşap minareye ek olarak, yeni Osmanlı  başkentindeki imparatorluk camisine yakışacak yüksek bir minare inşa ettirmek istemiş olacağını rahatlıkla düşünebiliriz. Esasen, VVilliam Emerson ve Robert Van Nice tarafından 1950 yılında yayımlanan belgelerden, II. Mehmet'in iki minare inşa ettirdiği sonucuna varılmaktadır. Bunlardan biri günümüzde hâlâ ayakta durmaktadır. Emerson ve Van Nice, tek minareli camilerde minareyi, girişin sağına, güneybatı köşeye koymanın geleneksel bir tarz olduğuna işaret etmektedirler. O konumda ise merdivenle ulaşılan sağlam şekilde inşa edilmiş bir ağırlık kulesi bulunduğu ve bu minare için uygun bîr temel ve kolay bir giriş oluşturduğu için de Mehmet'in minareyi başka bir yere yerleştirme olasılığı azdır. Ancak alttaki strüktürün sınırlayıcı özelliği göz önüne alındığında, mütevazi bir boyutta olduğu düşünülebilir. Fatih'in daha sonra güneydoğu köşeye tuğladan, daha büyük ikinci minareyi yaptırdığına inanılmaktadır. Bir düşünceye göre, Marmara Denizi'ne en yakın bu konumun seçilmesinin nedeni, minarenin, düşman gemilerinin saldırılarını haber vermek üzere aynı zamanda bir gözetleme kulesi olarak da kullanılmak istenmesidir. 14811512 yılları arasında hükümdarlık yapan, Mehmet'in oğlu II. Beyazıt muhtemelen kuzeydoğu köşedeki, Topkapı Sarayı'na en yakın minareyi inşa ettirmiştir; ancak bazıları bu minarenin İL Selim döneminde yapıldığına inanmaktadırlar.

          II. Selim, 1572 yılında dördüncü minarenin inşaasını buyurduğu zaman Mimar Mehmet Ağa temellerin ve payandaların ciddi şekilde onarım gerektirdiğine işaret etti. Herhangi bir bölümüne ek yüklemeler yapılmadan önce tüm caminin kapsamlı bir incelemesinin yapılmasını önerdi. Edirne'de, Sultan Selim için muhteşem bir sultan camisini yeni tamamlamış bulunan Başmimar Sinan, padişaha tavsiyelerde bulunmak üzere çağrıldı. Sinan, muazzam bir strüktürel güçlendirme programının gerektiğini bildirdi. Ayasofya'nın ayakta kalmasına büyük önem veren ve bu işe mührünü basmak isteyen padişah, çalışmaların başlatılmasını emretti. Yapılacak işler arasında, altındaki duvarlara ve tonozlara çok baskı yaptığı için II. Mehmet'in güneybatıdaki ağırlık kulesi üzerine inşa  ettirdiği minarenin yıkılması ve caminin duvarlarından uzakta, güçlü bir temel üzerine oturtulacak yeni bir minarenin inşaası bulunmaktaydı. II. Selim 1574 yılında, Sinan'ın yapıyı geliştirme çalışmaları sürerken, ancak yeni minare tamamlanmadan öldü. Edirne'de inşa ettiği muhteşem Selimiye Camii'ni birbirinin aynı dört minare ile çevrelemiş olan Sinan, Sultan Murat'ı, sadece Selim'in minaresini tamamlamaya değil, dördüncü minareyi de inşa etmeye ikna etti. Sonuçta, batı cephede, muazzam kübik temellerden yükselen ve güçlü gövdeleri gittikçe incelen aynı tasarımda iki minare inşa edildi. Ancak tam simetri, on dokuzuncu yüzyılda, II. Mehmet'in inşa ettirdiği tuğla minarenin diğer üçünün boyuna yükseltilmesiyle sağlanmış oldu.

           Ayasofya'nın Müzeye Dönüştürülmesi
           Fossatiler'in restorasyonundan önce Batılılar Ayasofya'yı ancak padişahtan özel bir ferman alarak ziyaret edebilmekteydi ve bu fermanı almak da çok güçtü. Restorasyon sırasında yapıya çok daha kolay girilebiliyordu ve birçok gezgin hem bu mimarlık eserini görmek hem de çalışmaları izlemek üzere gelmekteydi. İstanbul'a giderek daha çok yabancı ziyaretçinin gelmesiyle bu tarihi anıtı görme isteği de arttı.
           1934 yılında, modern Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesini emretti; kararname Başbakan İsmet İnönü tarafından imzalandı. Atatürk'ün modernleşme ve laikleşme programında bu mantıklı bir adımdı; aynı zamanda Türk tarihi ile ilgili eğitim ve turizm alanında da yararlar sağlamaktaydı. On dokuzuncu yüzyılda badana ile örtülen mozaiklerin ortaya çıkarılması çalışmaları, 1931 yılında, Harvard Üniversitesi Bizans Enstitüsüne, mozaikleri ortaya çıkarma ve restore etme izni verildiği zaman başladı. Enstitünün kurucusu Thomas VVhittemore narteksteki mozaikleri 1931 yılında, güney giriş holündekileri 1933 yılında ortaya çıkarmaya başladı. Ertesi yıl da güney galeriye geçerek Deesis mozaiği üzerinde çalışmaya başladı. Böylece Ayasofya'nın kapıları, 1 Şubat 1935 günü 738 ziyaretçiye açıldığında, mozaiklerin bir bölümü herkesin görebilmesi için ortaya çıkarılmış bulunuyordu. VVhittemore, restorasyon çalışmalarını ve bilimsel araştırmalarını 1950 yılında ölümüne kadar sürdürdü ve ardından başka uzmanlar onun izinden yürüdüler. Günümüzde Ayasofya, kültürel yönden çok çekiciliği olan önemli bir eserdir.
 

           Ayasofya'nın Camiye Dönüştürülmesi
          Osmanlılar, Hıristiyanlara ait bir şehri zaptettiklerinde ana kiliseyi camiye dönüştürürler, ikincisini de Hıristiyanların kendi ibadetlerinde kullanmalarına izin  verirlerdi. Fatih, Pantokrator Kilisesi'ni Rum Ortodoks patriğine bahşetmiş, Ayasofya'nın da derhal Müslümanların ibadetine açılması için hazır hale getirilmesini emretmiştir. Yapı, pek çok yönden, cami olarak kullanılmaya çok uygun olmakla birlikte bazı önemli değişikliklerin yapılması da gerekmekteydi. Kilise, Bizans tarzına uygun geleneksel Hıristiyan mimarisi ile ve Ortodoks Kilisesi'nin kabul ettiği ayinlerin yapılabileceği şekilde tasarlanmıştı. Avrupa kiliselerinin çoğunda olduğu gibi, ekseni uzunlamasına olup, doğu uçta bulunan apsisteki sunağa ağırlık verilmişti. Apsisteki kat kat oturma sıralarına dizilen papazlar ve keşişler halktan ayrılırlar, apsis ve önündeki dikdörtgen alanı çevreleyen gümüş kaplanmış mermer bir paravanın (ikonostasis) arkasına gizlenirlerdi. Ayin sırasında zaman zaman bazı din adamları ortaya çıkarak, bu paravanın önünde duran ambon ya da kürsüde İncil'den parçalar okurlardı, İmparatorluk katedrali ve doğudaki Hıristiyanlık âleminin ana patrikliğinin merkezi olması sebebiyle, buradaki ayinler kendine özgü bir şekilde yönetilirdi. Ortadaki muazzam alan, amacı kısmen imparatorun görkemini ilan etmek olan geçit törenleri ve ayin için ayrılmıştı. Ayinin başlangıcında imparator, narteksteki merkezi bronz kapıdan geçerek içeri girer, din adamları ve saray erkânı ile güney nefin doğu ucundaki tahtına doğru ilerlerdi. Ayinin en can alıcı noktasında, Tanrı'nın yeryüzündeki vekili olma hakkını kullanarak patrikle birlikte ikonostasisin arkasındaki en kutsal yere geçerek sunaktaki ekmek ve şarabı kutsardı. Kubbenin altındaki merkezi alan, şaşaalı gösteri şeklindeki geçit törenlerinin yapıldığı sahne gibiydi. Halk bunları yan neflerden ve galerilerden izlerdi. Kadınlar galerilerde yer alırken erkekler yan neflerde ayakta dururdu.

            Ayasofya camiye dönüştürülünce, çok farklı bir biçimde kullanılmaya başladı. İslam dininde ruhban sınıfı bulunmadığı gibi, Hıristiyan litürjisinin bir karşılığı da bulunmamaktadır. Kuran okunmasının ve ahlaki, politik ve sosyal konuları içeren Cuma vaazlarının dışında camilerdeki tek faaliyet namaz kılmaktır. Bunun için de temel gereksinim, görsel engellemelerin en aza indirgendiği ve müminlerin tek tek veya birlikte namaz kılabilecekleri büyük, kapalı bir alandır. Olması gereken belirli öğeler ise, Mekke'ye bakan ve duaların oraya yönelerek edildiği, duvarda bir niş biçimindeki mihrap ile vaazların verildiği, yükseltilmiş bir platform olan minber ve aptes alınacak bir yerdir. İç mekandaki bu basit öğelere ek olarak, müezzinin günde beş kez çıkıp müminleri namaza davet etmek için ezan okuyacağı yüksek bir minare gerekmektedir.

           Camilerin tasarımında önemli bir özellik de, putperestlik olarak kabul edilen insan ya da hayvan suretlerinin resmedilmesinin yasak olmasıdır. Hıristiyan  kiliseleri İncil'den hikayeleri ya da dini konulan işleyen heykeller, resimler ve vitraylarla süslenmişken Müslümanların dini yapıları soyut süslemeler ve hüsnühat ile görsel olarak zenginleştirilmiştir.

           Ayasofya'nın muazzam kubbesinin altındaki iç mekân mükemmel bir ibadet alanı oluşturmaktaydı. Ancak bu alanda hiçbir engel bulunmamasını sağlamak için sunak masası, ikonostasis ve kiliseye ait diğer eşya çıkarıldı. Kilisenin ekseni Mekke'ye doğru değil, doğuya yönelik olduğundan on derece daha güneye doğru, yeni eksende bir mihrap inşa edildi. Minber de aynı yöne çevrildi. Buna ek olarak, mihraptan Mekke'ye doğru uzanan, kıble ekseniyle dik açı oluşturacak şekilde apsise açılan yere, iki geniş basamak yapıldı. İlk minber ve mihrap çabucak yapılmış ve daha sonra da bugün hâlâ duran, daha kalıcı tasarımlarla değiştirilmiştir. İslam'ın zaferinin güçlü sembolleri olarak mihrabın yanındaki duvarlara Hz. Muhammed'e ait seccadeler ve zafer sancakları asılmıştır. Bunlar, bugün yerinde bulunmamaktadır ancak I. Süleyman'ın 1526 yılındaki Macaristan seferi sırasında Buda Katedrali'nden savaş ganimeti olarak alınan devasa şamdanlar mihrabın yanında hâlâ durmaktadır.

          Fatih, kuleden çanları indirtmiş, kubbenin tepesindeki haçı da çıkarttırmıştır; marangozlarına da, kılınacak ikinci cuma namazına yetişmek üzere ahşap bir minare yapmalarını emretmiştir. Bu minarenin ne resmi ne de tasviri bulunmaktadır ve bununla ilgili deliller de çelişkilidir. Padişahın, savaş döneminin baskısı altında mancınıklar, surlar ve köprüler yapmaya alışık askeri mühendislerinin, büyük keresteleri kesip ayağa dikerek Ayasofya'nın güney cephesinde alelacele bir kule oluşturdukları hayal edilebilir. Hatta, girişin üstündeki ahşap çan kulesini bu amaç için uyarlamış olmaları daha olası gözükmektedir. Şartlar ne olursa olsun, İstanbul'daki ilk minareden müezzinin ezan okuduğu anın mutlaka çok etkileyici olduğu kesindir.

           İç Bezemesi
           Iustinianos'un ilk kilisesinde nefi, yan nefleri, galerileri ve narteksi, renkli mermerden sütunlar ve duvar kaplamaları süslemektedir. Sütunların mermer gövdeleri büyüklük, oran ve renk yönünden karmaşık bir biçimde yerleştirilmiştir: zemin katındaki dört büyük payenin arasına Tesalya mermerinden de novo yeşili sütunlar, kavisli eksedrada devşirme porfir sütunlar kullanılmıştır. Galerilerde ise tamamen yeşil renkli sütunlar kullanılmıştır. Sütun gövdeleri beyaz mermer başlıklar taşımaktadır. Zemin katında, farklı renklerde mermer sütun gruplarının dönüşümlü olarak kullanılması Selanik'teki Demetrius Kilisesi'nin nefine benzemektedir. İlk Aziz Demetrius Kilisesi'nin yapıldığı tarih hakkında çelişkiler bulunmaktadır, ancak yapının incelenmesiyle, kilisenin bugünkü şekliyle Iustinianos'un hükümdarlık döneminin başlarında yapıldığı ortaya çıkmaktadır.

          Prokopios'un sözlerinden anladığımıza göre Ayasofya'nın mermerleri, günümüzde olduğu gibi, Altıncı yüzyılda da izleyenlerin dikkatini çekmekteydi:
Kiliseyi süsleyen sütunların ve mermerlerin güzel-ligini kim anlatabilir ki? İnsan kendini renk renk çiçeklerle bezenmiş bir kırda hissedebilir. Ve insan, bazılarının moru, bazılarının yeşili, diğerlerinin çiçeğe dönüşmüş kırmızısı, parlak beyazlar ve doğanın bir ressam gibi, en zıt renklerle çeşitlemeleri karşısında hayrete düşecektir.Paulus Silentiarius da Ayasofya'nın mermer duvar kaplamalarının resim sanatını andırdığını gözlemlemektedir. Şair, 'azametli kilisenin güçlü duvarlarında ve kaplamalarında bulunan on iki ayrı tür mermerden söz etmektedir. Büyük ölçüdeki kayıplara rağmen bu türlerin hepsi kilisede hâlâ görülebilmektedir. Bu türler arasında Boğaz civarından beyaz damarlı siyah taşlar, Yunanistan'da Carystus'tan yeşil mermer, Frigya'dan çok renkli taş, Mısır'dan gümüşi lekeli porfir, Sparta'dan zümrüt yeşili mermer, kırmızı ve beyaz damarlı İsauria mermeri, Libya'dan sarı bir taş, oniks ve diğer nadir mermerler bulun-maktadır. Zemin, büyük kısmı günümüze kadar gelen yerel Prokonnesos (Marmara Adası) mermeriyle kaplanmış ve kuzeyden güneye yeşil mermerden bantlarla boydan boya kesilmiştir. Tonoz ve kemerlerin başlangıç çizgilerine kadar tüm duvarlar ince mermer levhalarla kaplanmıştır. Nefteki payeler ve duvarlar üç sıra halinde dizilmiş, değişik renklerden uzun levhalarla kaplanmıştır. Levhalar, tek blok halindeki mermerin ikiye bölünmesiyle elde edilip yan yana birleştirildiği için, doğal damarları, merkezi bir eksen boyunca simetrik şekiller oluşturmaktadır. Bu kaplamalar yalnızca 20-30 mm kalınlığındadır. Çift levhalar, uzun tek levhalar ve tüm yatay şeritler mermerden yapılmış çubuk silmelerle çerçevelenmiştir. Hıristiyan yapılarının iç duvarları dördüncü yüzyıldan itibaren mermerlerle kaplanmış olmakla birlikte, (mermerden yapılmış mimari pilaster şeritlerin tersine) Ayasofya'daki aynı renkten dar mermer levhaların farklı renklerdeki daha büyük panoları çerçevelemesi şeklindeki kaplama yöntemi, belki ilk olarak bu kilisede ortaya çıkmaktadır. Bu çok renkli kaplamalar yalnızca payelerin ve duvarların taş ve tuğlasını gizlemekle kalmayıp aynı zamanda onları maddesel görünümlerinden arındırmakta, yarı şeffaf, düşsel bir durum, gerçek bir akıcılık etkisi yaratmaktadır. Aynı durum 530'lardan itibaren binanın merkezi kubbesini, yarım kubbeleri ve tonozları kaplayan ve titrek ışıklar saçan altın mozaikler için de söz konusudur. Genç İsidoros'un kubbesinin ortası, 'tüm dünyanın Kurtarıcısının kiliseyi ilelebet koruması için 7 daire içinde yer alan muazzam bir haçla bezenmiştir.

           Zemin katındaki sütun dizisinin üzerindeki impostlar ve kemer köşe dolguları, alttan derin olarak oyulmuş beyaz mermerle kaplanmıştır. Bu oymalar dantel gibi yapraklardan oluşan ve filizleri özgürce dolanıp giden, koyu bir zemin üzerinde asılıymış gibi duran süslemelerdir. Galeri katında ise, kesilerek yapılmış taş örgüdeki (opus sectile) çok süslü şekiller, zemin katının kemer köşe dolgulanndaki oymaları andırmaktadır. Bu süsleme klasikten korkusuzca uzaklaşmadır.
Sütun başlıkları da aynı şekildedir. Kilisede, hepsi de beyaz mermerden yapılmış, değişik tarzlarda sütun başlıkları bulunmaktadır. Her iki katta ana sütun dizisinin yeşil mermer sütun gövdeleri ve eksedraların porfir sütun gövdeleri, tepesine İon tarzında küçük volütler geçirilmiş 'çanak' biçimli başlıklar taşımaktadır. Bunların alttan keskin ve derin olarak oyulmuş yüzeyleri yukarıda sözü edilen kemer köşe dolguları gibi işlenmiştir. Bu başlıklar palmiye ve akantus yaprakları ile süslenmiştir. Bu tip başlıkların kökeninin çok belirgin olmaması, bunlardaki yaratıcılığı gölgelememelidir. Bu tür, İstanbul'da, aşağı yukarı aynı çağda yapılmış Iustinianos dönemi kiliselerinden Sergios ve Bakhos'un (Küçük Ayasofya) alt katındaki 'dilimli başlıklardan çok daha farklıdır. Ayasofya'nın oyma başlıklarından bazıları yaldızla kaplanmıştır ve başlıklardaki bosaj, çoğunlukla Iustinianos ya da imparator (basileos) monogramlarını taşımaktadır; ancak nadir olmakla birlikte Theodora ya da imparatoriçe {Augusta) monogramları da bulunmaktadır. Sepet başlıkların ya da monogramların hiçbiri diğerine benzememektedir. Bu da oymacıların, sanatlarının icrasında hiç de küçümsenmeyecek bir özgürlüğe sahip olduklarını yansıtmaktadır. Bunlara tezat olarak, kilisenin yan neflerinde ve galerilerinde oyma İon tarzı impost başlıklar ve impost bloklar görülmektedir ancak bunlar beyaz mermerdendir.

           Gün ışığında, kilisenin içi değişik boyutlardaki sayısız pencereden içeri süzülüp giren huzmelerle ışığa boğulmaktaydı. İnsan, bu kilisenin Grek Doğu'da ya da Latin Batı'da daha önce yapılan kiliselere göre çok daha fazla pencereli olup olmadığını merak etmektedir. Güneşli bir günün sabahında, ibadet edecek insanlar iç narteksten kilisenin orta nefine girdiklerinde ilk izlenimleri, yapının doğu duvarlarındaki sayısız pencereden içeriye sel gibi akan ışık huzmeleriydi. Paulus Silentiarius ikinci kubbenin kemerli kırk penceresinden 'sarı saçlı Şafak'ın ışınlananın içeriye aktığını belirtmektedir. Prokopios, kilisede 'pırıl pırıl güneş ışıklarının çok bol' olduğunu ve mermerlerden yansıyan güneş ışığının insana, kilisenin 'dışarıdan güneşle aydınlatılmayıp bu ışıltının içeride oluştuğunu, mabedin her tarafının bol ışık içinde yüzdüğünü' düşündürdüğünü ifade etmektedir. Büyük olasılıkla, altıncı yüzyıldaki ışığın renk uyumu günümüzdekinden daha yumuşaktı. Bunun nedeni belki de Ravenna'daki Iustinianos dönemi kilisesi San Vitale'de, Amorium'daki 'Aşağı Şehir Kilisesinde ve İstanbul'daki İkonoklazma sonrası Bizans kiliselerinde kullanılmış olan ancak ortadan kaybolan renkli pencere camlarıydı.

             Şair Paulus, geceleyin de içerisinin aydınlığa boğulduğunu 'haşmetli mabedi bir gece güneşi aydınlatmakta' sözleriyle ifade etmekteydi. Kubbeden aşağıya doğru 'pirinçten dövülmüş, birçok kanca ile almaşıklı kıvrımlar oluşturacak şekilde bir-birine bağlanmış uzun zincirler'sarkmaktaydı. Bunlar zemine ulaşmadan önce 'birleşik bir dairesel koro' oluşturmaktaydılar; bunun üzerine de, ince işlenmiş cam kapların oturtulduğu gümüş diskler tutturulmuştu. Bu, 'insanların başlarının üzerinde bir çember'şeklinde asılı durmaktaydı. Paulus, 'çemberin içinde, disklere yakın bir yerde, üzerinde pek çok göz bulunan azametli bir haç göreceksiniz' demekteydi. Ve yine Paulus, daha küçük ikinci bir iç çemberde, kenarında kandiller taşıyan ikinci bir tacın varlığından söz etmekte, bunun 'tam ortasında da bambaşka bir asil diskin, parlayarak yükselmekte ve karanlığı kovmakta'olduğunu anlatmaktaydı. Şair Paulus, yan neflerde, sütun dizilerinin etrafında ve duvarlarda asılı olan kandilleri de tasvir etmekte ve bunların gümüş taslar içine oturtulduğundan, bazılarının havada, değişik yüksekliklerde asılı olduğundan, diğerlerinin de zeminde durduğundan söz etmekteydi. İlave kandiller, kubbe kornişinin çevresinde ışıktan bir çember oluşturmakta, ayrıca templonun üzerinde de ışık bulunmaktaydı. Bu sayılamayacak kadar çok kandilin bulunması sonucu 'aydınlık gece gün gibi gülümsemekte ve pembe topuklu görünmekteydi.

 


Mustafa Cirban___ mcirban@ttmail.com