ANASAYFA
    EDEBİYAT
    HİKAYELER
 
   KIBRIS AÇILIMI
   PAŞALAR HAMAMI
   AVRUPA TOPLULUĞU
   KULA DAYI
 
    

     Prof.Yusuf Altıntaş

     1954 Bekilli Denizli doğumlu.1976 itü makina mühendisliğini bitirdi. 30 yıldır Kanada Vancouver de yaşamaktadır.Doğduğu kasabayı unutamamış ve birkaç yılda bir ziyaret etmekte ve.Bekilli üzerine ilginç hikayeler yazmaktadır.

 The University of British Columbia Department of Mechanical Engineering 2054-6250 Applied Science Lane Vancouver, B.C. V6T 1Z4 CANADA

Office: (604) 822 5622           Fax.: (604) 822 2403      Laboratory : (604) 822 2182

Cell : 778 996 9213

 

   

 

 

  

 
   

 

   

 

  Dedemin Paşalar Hamamı Macerası


Anamın babasına Evliyaların Mustafa Hoca derlerdi. Gençken şarap da kurmuş içmiş, ama camide de hatim indirip hocalık mevkisine de yükselmişlerden. Dedemde tam ondokuz tane torun vardı.

Dedemler toprak damlı, iki katlı, birinci dünya savaşından önce yapılmış bir evde kalırdı. Üst kattaki odalardan birinde büyük dayım, öbüründe de ikinci büyük dayım eşleri ve çocukları ile kalırlardı. Dedem, ebem (ninem), benden on ve altı yaş büyük dayılarım da alt katdaki, ahıra bitişik, otuz santimlik penceresi olan yer odada kalırlardı. Yağmur yağınca genc dayılarım hemen toprak damın üstüne çıkıp, mermer silindirlerle toprağı sertleştirip, damın akmasını önlemeye çalışırlardı. İki katlı evin ilk katında ağaçların gövdelerinden “öz” denilen kirişler, üstüne tahtalar konurdu. Çatı da aynı idi, fakat tahtaların üstüne önce hasırlar, sonra üstüne samanla karıştırılmış çamur atılırdı. Ben de öyle bir evde doğmuştum, sonra üç yaşında iken kiremitli evimiz yapılmıştı.

Kış aylarında, toprak ocakda hızlıca parlayıp geçen bağ çubuklarının alevlediği ateşin etrafında benimle yaşıt kuzenlerim Haceli ve Zekeriya ile dedemin hikayalerini dinlerdik. Odanın köşesinde ebemin torunları için biriktirdiği küplerde kuru üzüm, mısır, susam, haşhaş, badem ve cevizler olurdu. Ebem mısırı ocakda patlatip, susam, ceviz, badem ve kuru üzümle beslerdi bizi. Sonra döşekler yan yana bitişik yapılır, koyun koyuna uyurduk.

Dedemle ebem ondört yaşında evlendirilmişler. Ebem dedemin ağabeysine sözlü imiş. Seferberlikte ağabeysi savaşta kaybolup, Yunanlılar da kasabayı işgal etmeye başlayınca ebem ile küçük kardeş olan dedemi evlendirivermişler. Bir gurup Yunanlı asker dedemlerin evine yerleşmişler. Dedemin kıyamayıp sakladıgı av tüfeğini bulup Uzun Çalı’daki karargahta sabaha kadar kasabadan başka bir arkadaşı ile dedemi falakaya çekmişler. Sonra eşeklerine bağlayıp göndermişler. Arkadaşı ölmüş, dedem ise kurtulmuş. Ebem “ Dedeniz köpeğini Yunan Gavuru bile öldüremedi hay oğlum, dokuz canlıdır o!” derdi. Ebem tarladan dönerken bir Yunan Askeri “Güzel kız” diye laf atmaya kalkışınca, ebemin elindeki sopadan nasibini almış. Asker de dibcikle vurup ebemin belini kırmış. Ebem o zaman daha 15 yaşında imiş, ve beli bükük yetmişine varamadan vefat etti. Ölümünden birkaç saat önce ölüm yatağında:

“ Oğlum, sakalların rengarenk, gırmızı, yaşıl, gök, gara, sarı, hepsi var!”

deyip, yeni terleyen sakallarımla eğlenerekten yumdu gözlerini dünyaya. Öldüğünde yüzünde çilekeş yaşamının getirdiği hatlarının saklayamadığı bir gülümseme ve güzellik vardı.

Dedem ocak başında Paşalar Hamamı macerasını anlatmıştı. İkinci dünya harbi öncesi, kıtlıkta katırı ile yakınlardaki Paşalar Köyüne gitmis. Köy pazarlarında köylülerin çarıklarını tamir edip karşılığında buğday alırmış. Kundura örsü, çekici ve tığ (deri iğnesı) ile yıkık bir kağnının tekerleklerinin gölgesinde, Ağustos sıcağında müşteri bekleyip uyuklarken dört nala geçen efelerin gürültüsüne uyanmış. Efeler Paşalar Köyü beyinin kızanları imiş. Hepsi kadife sırmalı urbalara (efe kıyafetleri) kuşanmış, bellerinde hançerleri, sırtlarında mavzerleri tozu dumana katıp geçerken dedemi farketmişler. Başlarındaki kızan hemen durmuş, ve dedemin önüne gelmiş. Dedem korkudan şaşırmış:

“Adamlar acaba ne istiyorlar benim gibi bir garipten?”

derken, başlarındaki süvari:

“Beyimizin oğlu, seni gökte ararken yerde bulduk. Beyimiz ve hanım anan aştan, ekmekden, uykudan kesildi, muştumuz böyyük olcak! “

deyip dedemi atın terkisine kaptıkları gibi götürmüşler. Büyük bir konağın önünde durup, dedemi doğru hamama sokmuşlar.

“Beyimiz seni böyle görmesin, yüreği dayanmaz, durur !”

deyip keselemişler, sabunlamışlar, gül suyu kokulu göynekler, urbalarla kuşandırıp konağın selamlığına çıkarmışlar.

Ak sakallı yaşlı bir adam ile, Türkmen başlığının etrafı Sultan Mecit altınları ile donatılmış bir koca kadın dedeme sarılmışlar.

“ Vayy bizim oğlumuz, iki gözümüzün nuru, evimizin direği, varlığımızın sebebi, neden bize küsüp de terkettin bizi! Şükürler olsun seni bize kavuşturan goca babuçlu, her seye muktedir Allahımıza!”

deyip muştuyu veren efeye sarı liralar saçmışlar.

“Tez elden sofra kurulsun, oğlumuzun derisi kemiklerine yapışmış !”

demeleri ile kuş sütunun eksik olduğu bir sofra kurulmuş. Bıldırcınlar, etli kuru fasulye, bulgur pilavı, gırmızı badılcan (domates) ve dürülgen (lahana) turşuları ile sofra süslenmiş. Dedemin önüne bir tahta kaşık ile demir dirgen (çatal) koymuşlar. Dedem beklemiş bey ile karısını önce, hem ayıp olmasın diye hem de onlardan sofra adabını öğrenmek istemis. Hayatında hiç dirgen kullanmadığı için, utanmış. Onlar dirgen ile bıldırcın yemeye başlayınca, dedem de taklit etmis. Fakat çok aç olduğu için ağzına hızlıca götürdüğü dirgeni üst damağına derinlemesine saplamış. Ağzı kan içinde olmasına rağmen:

“ Doydum ben, Allah bin bereket versin!”

deyip, efendice çekilmiş kenara. Damağından akan kanları yutkunup renk vermemis. Yemekten sonra bir genç gelinin sunduğu, aç karnına içtiği kahve damağının acısını unuttturmuş.

Bey ve hanım :

“ Vay oğlumuz, karını da mı tanıyamadın, vah vah, vahlar olsun. Şükür seni yeniden kavuşturana.”

diye yakınınca, dedem kahve getiren güzel kızın karısı olduğunu öğrendiğine pek sevinmis. Bir ceylan kadar alımlı gelin, beline kadar inen sırma saçlarını örten, kenarları işlemeli, boncuklu pürümbesini yellendirerek dudaklarında tatlı bir gülümseme ile geçmiş önünden. Dedemin içi geçmiş iyice…

“ Yaa dede, ebem aklına gelmedi mi, duysa idi çok kızardı valla sana!”

“Oğlum, Paşalar köyünün Beyinin karşında ebenin korkusu ile mi davranacağız? Söylediğin lafa bak!” diye beni sindirip devam etti.

Kahvelerden sonra dedem esnemeye başlayınca, bey ve karısı:

“ Vayy oğlumuz, akıl edemedik, sen yorgunsundur, birşeycikler de goymadın gursağına. Haydi size Allah rahatlık versin, birbirinizi özlemişsinizdir!”

deyip, suratlarında hınzır bir gülümseme ile çekilmişler odalarına. Gelin salına salına bir odaya yönelmiş, kafasını yan döndürüp dedemi beklediğini belli etmiş. Gelin odaya girdikten sonra dedem birkaç dakika bekleyip odaya girmiş, fakat o bekleme süresi yıllar kadar uzun görünmüş.

Odada yer döşeği değil hiç görmediği, yerden yukarda öğretmenlerin evinde yıllar sonra gördüğü karyoladan yatak var. Karyolanın üstünde de gelin anadan üryan uzanmış dedemi bekliyor. Dedem hızlıca soyunmuş, ya Bismillah deyip karyolanın üstüne, geline doğru yaylanıp zıplamış. Fakat o heyecanla öyle bir yaylanmış ki kafası yer odasının basık tavanındaki öze (ağaç kiriş) çarptığı gibi, yaralı bir kuş gibi düşmüş yatağa, ve kendinden geçmiş…

“Fışş fışş” sesleri ile yüzüne çarpan ılık bir şırıltı sesi ile kendine gelmeye başlamış.

“Herhal gelin kolonya ile beni ayıltmaya çalışıyor” diye sevinip gözünü açtığında ne görsün?

Öğle sıcağında yıkık kağnının gölgesinde hareketsiz uyuklarken, köpeğin birisi gelmiş dedemin yüzüne doğru siğiyor!

“Lanet olsun, rüya imiş hepsi. Zaten fakirler ancak rüyalarında yaşarlar bunları. Torunlarım, okuyun da adam olun. Yoksa köpekler düşünüzden sizi işiyerekten uyandırır...”

Yusuf Altıntaş,
Namı diger Bekilli’li Şapkacı Hasan’ın böyük oğlu Yusuf.
Vancouver Kanada, 2008
 

DEVAM EDECEK


Düzenleyen Mustafa Cirban