ANASAYFA
    EDEBİYAT
    HİKAYELER
 
   KIBRIS AÇILIMI
   PAŞALAR HAMAMI
   AVRUPA TOPLULUĞU
   KULA DAYI
   
    

     Prof.Yusuf Altıntaş

     1954 Bekilli Denizli doğumlu.1976 itü makina mühendisliğini bitirdi. 30 yıldır Kanada Vancouver de yaşamaktadır.Doğduğu kasabayı unutamamış ve birkaç yılda bir ziyaret etmekte ve.Bekilli üzerine ilginç hikayeler yazmaktadır.

 The University of British Columbia Department of Mechanical Engineering 2054-6250 Applied Science Lane Vancouver, B.C. V6T 1Z4 CANADA

Office: (604) 822 5622           Fax.: (604) 822 2403      Laboratory : (604) 822 2182

Cell : 778 996 9213

 

   

 

 

  

 
   

 

   

 

Kula Dayı'nın Avrupa - İstanbul - Bekilli Yolculuğu-2


Kula Dayı 1960 ların sonunda Almanya’da kaçak işçi olarak çalışırken Amcaoğlu ile beraber yakalanmışlar, ve İstanbul’a postalanmışlar. Kula dayı, pilotu kalp krizi geçiren Almanya-İstanbul uçağını kazasız belasız Yeşilköy’e indirdikten sonra Çomak’ların Ali Bey’in Haliç Sebze halinde yükünü boşaltan kamyonu ile Sirkeci, İzmit, Kütahya, Dumlupınar, Uşak yolu ile Bekilli’ye doğru yola koyulmuşlar.

Yol uzun, üstelik, Bilecik- Kütahya –Dumlupınar arasındaki yol keskin virajlarla dolu, dar ve sarp dağların eteklerinden geçiyor. İki arabanın zor sığacağı tek şeritde yavaşça ilerleyen Çomak Alibey’in yaşlı ve yorulmuş kamyonu zorlanıyor. Bilecik’ten sonraki dağların tepelerinde çay molaları, odun kömüründe pişirilmiş köfte veya cepde biraz para varsa alabalık yenilir. Kütahya’dan sonra ise babamın devamlı kilimleri attırıp kavun ile tulum peyniri yedirdiği pınarlar vardır. Yörüklerin keçileri dolaştırdığı dağlar çıplak, fakat çalı ve balamburt (palamut) dediğimiz makilerle örtülüdür. İlkbaharda dağlar sarı, kırmızı, yeşil, mor, mavi, beyaz papatyalar, sümbüller, dikenler, ve gelinciklerle kaplıdır. Bilecikteki Göksu Çayı’nin, Altıntaş kasabası yakınından geçen Porsuk Çayı’nın dağların arasından süzülerek akmasını seyrederek yol alırken, Anadolu’nun gizemli çekiciliğine kapılmamak elde değildir.

Kula Dayı, kuzeni ve Çomakların Alibey sert soğuğu yumuşatan sıcak ıhlamur ile, Bekilli’li Hatıp Amat’in tulum peynirini yufkanın arasına katık edip molalarını vermişler. Alibey Dayı, gözünden uyku aktığı halde, uçağı Yeşilköy’e indiren eski muavini Kula Dayı’ya güvenip, direksiyonu teslim etmemiş. Kütahya’dan sonra Altıntaş ve hemen sonra gelen, epey şehitin verildiği Dumlupınar meydan muharabesinin yapıldığı yere girmişler. Şehitliğin yanından dualar okuyup, ovanın bittiği, dağların aşağıya doğru aniden alçalmaya başladığı sırta varmışlar. Şehitliğin hemen yakınında, dağın uç sınırlarından kıvrılaraktan inen demir yoluna yaklaşmışlar.

Bakmışlar ki, kırk kadar katarı olan bir kara tren, kömürden aldığı enerjiyi gökyüzüne savuraraktan, kara yolu geçitini kapamış halde duruyor. Bizimkiler hayır ola deyip beklemişler, fakat dakikalar geçmiş, tren kıpırdamamış. Vakit öldürmek için başlamışlar Bekilli’nin meşhur tren hikayesini anımsatmaya.

Kıhçı İsmail dayının babası Süleyman ve onun kuzeni Kurtuluş Savaşından sonra askere çağrılmışlar. Bekilli’li asker namzetleri, en yakın tren istasyonu olan, Esme’nin İnay istasyonuna yürüyerek varmışlar. Yaşamlarında hiç tomofil ve tren görmemiş Bekilli’li gençler askeri sevk edecek treni beklemişler. Kara tren dumanlar savuraraktan yaklaşmaya başlayınca, köylüler korkup kaçışmışlar. Fakat Süleyman dayı korkmamış, kuzenine bağırmış:

“Len amca oğlu, gel sunu bir ürkütelim!” deyip treninin önüne geçmiş ve :

“Kıhhhh !”

Diye treni korkutacak kadar haykırmış. Fakat tren Bekilli’deki öküzlerin korkup kaçtığı gibi ürkmemiş. Amcaoğlusu çekip Süleyman Dayı’yı trenin önünden almasaymış, bu olay sayesinde Bekilli’de Kıhçılar diye anılan ve sonra soyadlarını yeni soyadı kanunu ciıktıgında “Korkmaz” olarak alan sülale olmayacakmış.

Kıhçılar sülalesinin dedikodusunun bitmesine rağmen, tren Dumlupınar geçidini kapamaya devam etmiş. Çomakların Alibey:

“ Kalkın len, şunlara bi bakalım. Ne zamak galkcak bu tren ? Aksama gadar burda mı bekliycez ? İşimiz va, gaydımız va arkadaş. Ben yük sarcam yeniden!”

deyip Kula dayı ve onun amca oğlusu ile lokomotife yönelmişler. Makinist, kan ter içinde ana avrat küfretmekte.

“Ne oldu hemşerim? Galdırcan mı treni ? “

“ Sormayın gardaşım. Kazanı yaktım, Soma kömürü ile gökyüzünü dahi ısıttım, emme bizim buharlı bir türlü marşa basmıyor. Sizi Allah gönderdi. Zaten dağın tepesindeyiz, yolumuz yokuş aşağı. Azıcık arkadan kaktırıverin de, buharli motor marşı alıvesin. Haydi gardaşlarım, Allah razı olsun sizden!”

Çomakların Alibey, Kula ve amcaoğlu taa katarların arkasına kadar gitmeye gerek görmemişler. Nasıl olsa hepsi birbirine bağlı deyip lokomotife yüklenmişler. Kan ter içinde ha babam derken, tren Dumlupınar dağından aşağıya doğru yavaş yavaş ilerlemeye başlamış. Fakat katarların ağır yükü ile yeterince hızlanamadığı için bir türlü tren marşa basıp vitese geçememiş. Tren taa dağın eteğindeki Dinar’a yaklaşınca marş caff-çuff-caff diye ses çıkartıp basmış, ve makinist düdükler öttürerekten teşekkür naraları ile Denizli’ye doğru gitmiş.

Bizimkilerin arabası 80 km geride kaldığı için, sebze kamyonlarının kasasında geri dönebilmişler. Çomakların Alibey devamlı trene, icat edene, yapan mühendisin sülalesine sövmüş yol boyunca.

“Len Kula, Alamanya’dan tayyareyi Yeşilköye endirmesini biliyon da bir kara trenini marşa baştıramadın. Treni bize 80 km kaktırttın! “

diyerekten hıncını Kula dayıdan almış.

Yusuf Altıntaş
26.3.2008

DEVAM EDECEK


Düzenleyen Mustafa Cirban